18 Ocak 2014 Cumartesi

Bazı günleri kokusuyla hatırlıyorum. İdeal işleme mekanizmasını bir türlü tutturamadığına inandığım hafızamın en hastalıklı tarafı bu sanırım. Anahtarımı, şemsiyemi, telefonumu, kulaklığımı kamuya bağışlamak mevzu bahis olunca son derece maharetliyken, söz konusu kişisel tarihimin kederleri olunca bir kelime, bir şarkı, anlık bir bakışla bile canıma okuyor sağ olsun. Meselâ çocukluğumun hatırlayabildiğim en eski anısı, ben üç yaşındayken birlikte kıra dolaşmaya çıktığımız büyük babamın beni dağın başında saatlerce yapayalnız bırakması. Bulutların üzerine uzanamayacağım hakikâti, beşinci yaşımın hayal kırıklığı. Abimin evden ayrılışı on birinci, annemle ilk ciddi dargınlığımız on altıncı, adı konulmamış bir gönül meselesinin müstear mensubu olarak tüm acemiliğimi eşsiz bir performansla ortaya koyma cehlim ve cesaretim ise benim yirmi beşinci yaşım. Böyle durup biraz düşününce fark ediyorum. Tüm bunlara rağmen, yine bunların üzerinden hayli zaman geçmiş. Hiçbir acıma bir erdemmiş gibi dört elle sarılmış değilim ama unutmuyorum ve ben böyle kuvvetle aklımda tutarken diğer insanların kendilerini iyi hissetme kudretine hayran oluyorum.Size de olur mu bilmiyorum, bu gücenikliğin özleme evrildiği bir yer var. Ben işte tam olarak oradayım. Sevdiğim adamı hatırlı bir misafir gibi ağırladım hayatımda. Şimdilerde ona dair acıların en kuvvetlisi beni böyle özlemediğini bilmek. İnciniyorum, incinmek diğer kadınlar gibi bana da yakışıyor artık. Onlar gibi ben de bekliyorum hem. Tek başınalığımın bütün görkemiyle, pencere kenarında, kapı zillerinde dirileceğim günü bekliyorum.