1 Ocak 2014 Çarşamba

Ben aslında Rus öykülerindeki kışları seviyorum. Aralık ayının son gününde sokağa adımımı attığım an başlayan yağmurun bende bıraktığı bu memnuniyetsizlik hissinin başka türlü izahı yok. Bu şehrin kışa bu denli muhalefetine içerliyorum. Deniz seviyesinde iken ve dağlar kıyıya paralel değilken hem de. Hem de bir şeylerin her zaman benim istediğim gibi olmayacağını en acı hâliyle tecrübe etmemin üzerinden çok geçmemişken. Haddimi bilmiyorum esasında mevzu da bundan ibaret yalnızca. Vâlide-i Cedîd'de bir namaz vakitlik soluklanıp Çengelköy'e doğru koştururken de bunları düşünüyordum ve aslında koca bir yılı daha deviriyordum. Otobüsten inip yolun karşısına geçtim. Çınaraltı'nda beni bekleyenler ve hatrı sayılmayacak bir kalabalık vardı. Biz altı kişiydik ve cam kenarındaki masaya iliştik. Ben denizi karşıma aldım. Onlar çay söyledi. Başımı iki elimin arasına almıştım, biraz yorgundum ama iyiydim de. Çok geçmedi. Arka masaya birileri geldi ve görüntüsü önümdeki camekâna düştü. 28-29 yaşlarında biri tek başına oturuyordu. Belki saniyenin onda biri kadardı  ama o kısacık an içimin paramparça olması için yeterliydi. Keşke bu kadar çok benzemeseydin dedim içimden. Tazelenen her çayda arkadaşlar sohbeti koyulttu. Ben mütemadiyen gülümsedim. Onlar kahkahalarla güldü, ben mütemadiyen yaralarımı temizledim. Çok konuştum, çok dinledim ama içimde olan bitenin şiddetinden ben hiç kimseye bahsetmedim. Çıkarken dışarıda yağmur, takside Bülent Ortaçgil vardı. Ben, birlikte yağmuru dinlediğimiz Aralık'ın son gecesini hatırlayıp yutkunuyordum. Kimse konuşmuyordu. Eve gidip bir an önce uyunmalıydı. Yeni yıla girerken görünürde her şey yine yolundaydı.