20 Ocak 2014 Pazartesi



Ben dünyaya dair bir çok şeyi annemden öğrendim. Onun söylediği, anlattığı şeyler, ancak kadim zamanlardan kalma bir bilgenin bilebileceği türden şeyler değil, aksine sıradandır. Ancak en çok bu yönü tesir etmiştir bana. Çünkü annem en nihâyetinde söylediklerinde hep isabet etmiştir.
Benim annemle ilişkim de hiçbir zaman bir anne-kızın yüz göz olabilme derecesine ulaşmamıştır. Zira ben ona, aklımdan geçenlerden, gönül meselelerimden hiç bahsetmedim; ama o benim ruhumu ezber etmiş gibi sezdi bu güne kadar. Yoluna koyamadığım şeylerin arasında çaresizce debelenirken “Allah var, gam yok” deyip dünyanın en ümitvâr tesellisini o bahşetmiştir bana. Duası hep üzerimde, bir kol mesafesindedir. Tanıdığım ilk şair de annemdir meselâ. Çünkü sonbahara ‘güz’ der o, bahçesinde en çok fesleğen yetiştirir. Kendi yetiştirdiği gülden şerbet yapar, “Ölmüşlerimizin canına gitsin der”, öyle ikrâm eder misafirlerine. Can şenliğimi de yine ilk annemden duydum ben; Kâmran’ı ve Reşat Nuri’yi henüz okumuş değildim. Bakmayın babamın çocukluğumda bana Kemalettin Tuğcu hikâyeleri aldığına. Benim ilk kitabım annemdir. Dünya annemin yaşadığı kadardır. Yine annemden bildiğim dünya, etme bulma dünyasıdır. Ama imtihandan olsa gerek, etmeyen de bulabilir kimi zaman. Ezber bozmam ama ben böyle yanılgılara düşünce. Annemden şüphe etmem. Artık dünya hakkında düşünmemeye karar veririm meselâ.
Bu zamana kadar annemle çok farklı olduğumuza inandım ben, bir tarafımla ona hep muhalif oldum. Şimdi ise gün geçtikçe anneme daha çok benzediğimi fark ediyorum. Ondan öğrenmem gereken çok şey var biliyorum. Anneme “Varlık da yokluk kadar büyük bir imtihan mıdır?” diye sormalıyım meselâ. “Sana anlatacaklarım var anne, ancak vakit buldum, yaralarımı henüz temizledim.” demeliyim. “Gücenme bana.” deyip sarılmalıyım sonra. Çünkü bu hep böyle olur. Başına gelenleri kendine anlatman bile zaman alır.