21 Şubat 2014 Cuma

Çok zaman geçtiğini ve yerli yerinde de dursa, her şeyin esasında ne çok değiştiğini, çocukken uzanamadığım rafların ve annemin itinayla dizdiği porselenlerin şimdilerde elimi nasıl yanılttığından biliyorum. Hayatta hep inanmaya hazır olduğum hadiselerin meydana geldiğini fark etmemle payıma düşen hayret duygusunu son zerresine dek tükettiğimi zannederken, bu mucizevi yanılgıyı zihnimde bertaraf edemiyorum. Ama ille de düşüneceksem, bir angaryayı başımdan savar gibi düşünüyorum. Çünkü ben tutarsız olmayı bilhassa seviyorum. Hayatta bir yere varmaya, en çok da bir şey olmaya tenezzül etmezken, yine hayatı kendime zorlaştırmaktan geri durmamamı da başka türlü açıklayamıyorum. İnsanın kendisiyle muhasebesinin onlarca yolu varken, ben, bana her şey müstahak deyip muhtemel olan her şeyin üzerini kalınca çiziyorum. Hayıflanmıyorum zira dünyaya dâir hiçbir vaad, burada geçirdiğimiz zamanın tekrarının olmaması kadar baştan çıkarıcı değil. Siz de takdir edersiniz ki  hayatı katlanılır kılan şey onun bir defaya mahsus olmasıdır ve ben tekrara düşmek istemem. Dünya hâlidir. Dahası dünyanın bin bir türlü hâli vardır. Bir can kaybının yasını tutmuyorsan rafine bir acıdan da bahsedemezsin meselâ. Ancak sıradan bir keder, çıldırmak için harika bir ilham kaynağı olabilir pekâlâ. Başımızı vurduğumuz yerin, acımızı dindireceğine de imanımız tam olabilir. Gittiğimiz yollardan dönemememiz de mümkündür sonra. İşte böyle zamanlarda diyorum ki, dünya bazen tam bana göre. Dünya ve ben, bazen, birbirimize çok benziyoruz. Allah aşkına söyleyiniz, biz, ikimiz, kendi içimizde tutarsız olamayacaksak, daha nerede olabiliriz?