12 Nisan 2014 Cumartesi

incinmek sanatı

Bir zamanlar hissettiğin şeye hürmet etmek, kahreden bir kedere ömrünce mukayyet olmak mânâsına gelmez, biliyorum. Ancak duamın bir yerinde Tanrıya, tesellisi olmayan bir ânın hasretinden bahsetmişim gibi her gün aynı yerden kırılıyorum. Oysa ilk zamanlar yalnızca kalbimin katılaşmasından endişe ettim. Bir de şu dünya başıma yıkılsın diye çok bekledim. Ne delilik değil mi! Kendine zulmetmenin onlarca yolu var. Ama hiçbiri olmayacağını bile bile beklemek kadar süfli ve vurucu değil. Yaşadığım şeyin ardında kalan olmak, eski bir fotoğraftan hoyrat bir makasla oyulmak gibiydi. Önce saçımın bir parçası ayrıldı benden, sonra omzumda bir kesik peydah oldu. Yanağımı ise fotoğrafta unuttular. Eksildim. Bir müddet sonra uzun sürmüşlüğü ile övündüğüm o hikâye, bir kusuru muhafaza etmek dışındaki bütün mânâlarını kaybetti. Kalbimi işgal eden görkemli heyecan, 'meğer' ile başlayan kayıtsız bir cümlenin katline uğradı. Ama asıl acı olan şu ki, başıma gelenlere katlanabilmek için bile yaşadığım güzel bir ânın hatırasına muhtaç oldum. "Benim her şeye rağmen güzel bir hikâyem oldu" diyebilmenin yüreğime su serpecek mahiyette bir emniyet hissi taşıdığını inkâr edemem. O zaman ne ile avundum hatırlamıyorum. Ama şimdi bilmediğim bir şeyi özlemek dışında bana ne kaldı diye düşünüyorum yalnızca. Bir yığın iç parçalayıcı yokluk, hepsi bu. Sesini neredeyse unuttum diyebilirim. Tedirgin olduğunda ya da bir şeye dikkat kesildiğinde sağ kaşının yukarı doğru kıvrılması, öfkelendiğinde sol yanağında beliren yara izi, güldüğünde gözlerinin çukuruna çekilip küçülmesi dışında bir kayıt da kalmadı pek zihnimde. İnsanın hafızasından silinen şeylerin bir sıralaması da yok zaten biliyorsun. Ama gerçekliği tartışılmaz bir nokta var. Dünyada geçirdiğin bir ânın kıymeti yalnızca sana hissettirdiği kadar. Dahası ise bir kez daha incinmek demek.

haşiye