28 Mayıs 2014 Çarşamba

"âh" ile "ah" arasındaki farkı önemsiyordum. Kırılmaya da ilk buradan başladım. İbrahim olmak benim harcım değildi sevgilim. Ben ki saksılardaki papatyalara bile gücenirdim. Açık bir yara gibi bütün zaaflarımı sermişken önüne, bu imtihandan nasıl galip çıkardım.
Ama desen ki bütün felâketler ihtimal dâhilindedir ve insan kalbine, muhtemel tüm kırgınlıklar için bir esneklik payı bırakarak mukayyet olmalıdır, yine hak veririm sana. Zira bu meselede de tedbirsiz olan bendim esasında. Bütün bu olanlar benim kedere apaçık bir dâvetimdi. Neyse ki bu talihsiz hâdise endişe ettiğim kadar görkemli bir yıkım değildi. Senden sonra her şey daha kötüye gitmedi. Ama senden sonra her şey daha iyiye de gitmedi. Sen, içimde bir ağaç oldun. Ne yeşerdin, ne de söküldün. Sen beni kırmış olduğunla kaldın. Ben ise kırıldığımla.
Senden sonra ben seni hiç beklemedim. Dünyanın ve zamanın dalgınlığına denk gelmiştim. Bekleyenlerin bir maksadı vardı. Peki durmak ne işe yarardı sevgilim? Kime ne faydası vardı? Ne zaman ismin gelse dilimin ucuna pencerelere koştum usulca. Bir yarayı ikrar etmenin onu anıya dönüştürmekten başka bir mânâsı yoktu ve itiraf etmeliyim ki biz insanların bu konudaki kabiliyeti muazzamdı. Saklayacak değilim; ilk zamanlar senden kalan ne varsa hâtıra diye muhâfaza etmekten bir hayli korktum ve bir müddet kendime senden hiç bahsetmedim. Senden aldığım her haberde altı ay daha geciktim ben dünyaya. Halbuki eskiden, her şeyin henüz eskimediği zamanlarda, seni yazınca ellerim yumuşardı ve bu merhamet beni günün birinde daha iyi bir insan yapacaktı. İnsan, sevgilim, en güzel şiirini yirmi beşinde yazardı ve sadakat kişiye değil, hissettiğin şey içindi. Üstünden geçen zamanın hiçbir ehemmiyeti yoktu. Göz göze gelmemek neyi ispat ederdi? Sevmediğimi mi?