14 Eylül 2014 Pazar

Arka bahçeye bakan pencerenin perdesini sıyırınca dünyadan kalbime açılan bir meydana çıkıyorum âdetâ. Ne zaman daralsam, apartmanların arasında, ağaçların gölgesinde kalan bu bahçenin kıyısına yerleşiyorum. Küçük bir oda büyüklüğündeki taş zeminin sakinleri yalnızca iki sandalye ve bir de mermer masa. Buradan bakınca aile olmanın bütün şartlarını sağlamış görünüyorlar. Ama bana sorsanız yalnızlığın en güzel, en anlamlı temsilini sergiliyorlar. Taş zeminin sona erdiği yerde bir insanın eğildiğinde bile rahatlıkla ulaşabileceği beton bir duvar, ve duvarın tam orta yerinde dört basamaklı bir merdiven yükseliyor. Buradan toprak zemine çıkmak mümkün. Duvarların üzerinde yaz kış yaprak dökmeyen muazzam bir yeşillik var. Toprak saksılarda ismini bilmediğim ağaçlar, sağ köşede ufacık bir havuz.
Günün hep bu saatlerinde, ikindiden sonra kahvemi alıp buraya kuruluyorum. Bazen, hemen sol tarafımdaki masanın üzerinden bir şiir kitabı alıp baştan sona defalarca okuyorum Çoğunlukla da hiçbir şey yapmadan, okumadan, dinlemeden, sanki kırk vakittir buradaymış ama her şeyi ilk kez görüp ilk kez fark ediyormuş gibi yalnızca izliyorum. Rüzgâr hangi taraftan esiyor, dallar nasıl yükselip alçalıyor, güneş çekilirken eşyaya bu olağan keder nasıl dağılıyor.. Her şeyi zihnimde yeni baştan kuruyorum. Bir de bu sıra sık sık kendimi seni düşünürken buluyorum. Sevdiğim bir hatırayı tekrar canlandırmak gibi değil de uzun zaman önce okuduğum bir kitabı ya da izlediğim bir filmi anımsamaya çalışır gibi.. Mutlak bir yabancılık hissi ile unuttuğum hatıralarım için acı çekiyorum. Beni bağışla. Bana kızma. Geçen bunca zamana rağmen, ben hâlâ konuşurken, ismini ağzımdan kaçırmaktan korkuyorum.