21 Eylül 2014 Pazar

hicaz makamı

İnsan böyle havalarda gerçekten boş bulunuyor. Ama inanın meselenin mevsimle hiçbir ilgisi yok.  Günlerdir içimde hep hüzünlü şarkılar çalıyor. Hepsi aynı ritimde ve âheste. Yürürken, konuşurken, yemek yaparken, kitap okurken ve daha bir çok eylemimde, üzerinde hiç düşünmeden, ezbere hareket ediyorum. Zihnimin bir tarafı özerkliğini ilân etmiş, tam bağımsızlığa doğru koşuyor âdetâ.
Sabahları işe giderken insanların telâşına şahit oluyorum. O an ben de bir şeylere geç kalmışım da henüz fark etmişim gibi endişeye kapılıyorum. Gün boyu yüreğim ağzımda. Akşamları ise eve dönerken uzun uzun yürüyorum. Bıraksalar dünyanın öbür ucuna gidebilecekmişim gibi bir arzu ile hem de. Demek hareket hakikâten kederi dağıtıyor. İnsanın kırıldığında, üzüldüğünde gitmek istemesi boşa değil diye geçiriyorum içimden. Kendimi yeterince yorduğuma iknâ olunca gidecek hiçbir yeri olmayan insanların yaptığı gibi, evime dönüyorum ben de. Bir ağırlık gibi taşıdığım vücudumu salondaki kanepeye bırakıyorum. Cilası sökülünceye kadar parkeleri izliyorum sonra. Düşünüyorum. Yirmili yaşlardayken, otuzdan sonra da bir hayatın olacağı fikri tuhaf geliyor. En çok da bunu düşünüyorum. Kalkıp bir ara cezveyi ocağa koyuyorum. Ben istiyorum ki ıhlamur kalbi meselelerimize de şifa olsun, fiziksel acılarımıza iyi gelen şeyler, içimizdeki yaraları da iyileştirsin. Olmuyor. "Aklımızdaki neticeye ulaşmayan her şey yarım kalıyor sanki." Mösyönün de dediği gibi, insanlar, filmler, kitaplar bir tarafa. Ama ille de bu şarkılar. Şarkılar canımıza okuyor.