19 Ekim 2014 Pazar

.. beş, dört, üç, iki, bir.

Gittiğin yerden dönmediğin müddetçe tebdîl-i mekân ferahlıktır. 17 gün evvel, Kudüs'e Şam kapısından girerken beni tüm ağırlıklarımdan bağışlayan his yalnızca buydu. Döndüğümde de niyetim evvelâ Kudüs'ten bahsetmekti. Ama insan başına ne geleceğini önceden kestiremiyor. İnsan olmanın en kısa, en hakiki hikâyesi de bu galiba. Bir güne sabahtan akşama kadar vedâ eden ben, bir şehirle vedalaşırken sokak sokak gezen ben, hayattaki en radikal kararlarından biri odasındaki eşyaların yerini değiştirmek olan ben, günlerdir evimle, arka bahçeyle, arka bahçedeki masa ve iki sandalye ile vedalaşıyorum. Kitapları kolilere romanlar, şiir kitapları, ders kitapları, psikoloji, düşünce tarihi vb. diye istifliyorum. Kıyafetleri yazlıklar, kışlıklar diye bavullara yerleştiriyorum. Çekmecelerden lavanta keselerini topluyorum. Şu el aynasını nasıl yerleştirsem de kırılmasa, kuruttuğum çiçekler ezilmese, bir kitaplığa daha ihtiyacım olur mu, iki raf işimi görür mü.. ve en mühimi de bu günler de geçer mi.. 
Ben, seyahate çıkarken çiçekleriyle vedalaşan kadınlarla büyüdüm. Eşyayı incitmekten ölesiye korkan bu kadınlardan, en ehemmiyetsiz ayrılıkları bile bir tören ciddiyeti ile yaşamayı öğrendim. Şimdi tek bir şarkı ile, yasemin kokusunu içime çeke çeke, kederlerden bahsedip gülüştüğümüz bu evden ayrılmıyorum da sökülüyorum âdetâ. Neden böyle hissediyorum bilmiyorum. Son birkaç aydır hep zoraki başlangıçlar yaptım ben. Nereden başlayacağımı bilmediğim hâlde her defasında, gönülsüzce baştan başladım. 
Ama artık yoruldum. Bu kez sahiden çok yoruldum.