28 Aralık 2014 Pazar

İnsanın ruhu "dağılıyormuş", bilmiyordum. 
Vapurdan indiğimde yağmur, yeryüzüne yerleşecekmiş gibi yağıyordu. Sırtımdaki çantanın boşta kalan tarafını da omuzuma takıp, iskele boyunca yürümeye başladım. Daha evvel de söyledim. Şemsiye taşıma fikrini oldum olası sevmiyorum. Boşta kalan ellerime, her defasında yerini muhakkak ıskaladığım ceplerimi layık görüp iskele boyunca mavi tentenin altına dizilen çiçekçi kadınlara yöneldim. Dünyanın en mutlu kadınlarının çiçekçiler olduğuna inanan sekiz yaşındaki kız çocuğunu, ben o iskele ile tente arasındaki mesafede büyüttüm.


Gönlümün bayramları, şenliği söndü. Herkesin hayatta bir kere söner. 
Mevsimin ilk nergisini böyle aldım. İnsanların bir felaketten kaçar gibi yağmurdan kaçtıkları sokaklarda, yokluktan varlığa ilk kez geçmiş gibi benzeri görülmemiş bir iştahla alışveriş yaptıkları mağazaların vitrinlerini hayret ve endişeyle izleyerek yürüdüm. Neticede insan dünyadan göz hakkını yürüyerek de alabilirdi. Son köşeyi de dönüp yaşadığım evin önüne geldiğimde hava çoktan kararmıştı. Merdivenleri yavaş yavaş tırmanıp kapıyı açtığımda sokak lambalarının loş ışığı rüzgârla savrula savrula odayı dolduruyordu. Elimdekileri bırakıp mutfağa geçtim. Son günlerde, bulduğum bütün boşlukları canımı sıkacak bir mesele icâd ederek doldururken, vazodaki suyu tazeleyip çiçekleri tek tek yerleştirmeye başladığımda, tek hayati meselesi kahve içip içmeyeceğine karar vermek olan bir insana dönüşmüştüm. Cezveyi ocağa koydum, üzerimi değiştirip suyun kaynamasını beklemeye başladım. Olacak olanı beklemenin bir kıymeti var mı emin değildim. Belki de sırf bu yüzden, olmayacağını bildiğim şeyi beklemekten daha içten bir dua dilemedim.


Hayatın kırılma noktaları var mı bilmiyorum. Ama insan, bir kaç yerden, birkaç kez muhakkak kırılır.
Sokaktan geçen bozacının sesiyle uyandığımda saat sekizi geçiyordu. Üzerimdeki battaniyeyi dörde katlayıp dolaba kaldırdım. Banyoya gidip yüzümü yıkadım. Uykunun bıraktığı sersemlik hâlâ geçmemişti. Ancak bütün odaları tek tek dolaştıktan sonra kendime geldiğime iknâ oldum. Uyumak bir lükstü ve modern zamanlarda yaşamak bize birkaç saatlik uyku ve bir fincan kahveyle yorgunluğumuzu dinlendirme imkânı bahşediyordu. Masanın üzerini çalışabileceğim kadar toparladıktan sonra sandalyedeki yerimi aldım. Telefon çaldığında işimi henüz bitirmiştim. Bir süre önce sıkıntılarımdan bahsettiğim arkadaşım hem beni yoklamak, hem de hakkımda vardığı kararı tebliğ etmek üzere aramıştı. İyi geceler dileyip telefonu pişmanlıkla kapattığımda henüz fark etmiştim. İnsanın kırgınlık ya da üzüntü diye paylaştığı muhatabında her zaman böyle bir karşılık bulmuyordu. Anlatmak, her zaman ortak etmek değildi. Her şeyiyle mükemmel görünenin yapaylığı insanları rahatsız etmiyordu. Çünkü bu olsa olsa memnuniyetsizlikti. Oysa bilmiyordu; merhem kullanmamam, yaralarım olmadığı mânâsına gelmiyordu.