31 Ocak 2014 Cuma



Aldığın nefesin ciğerinde patlaması diye bir şey var. Bazen kendini öyle açık ediyor ki bu his, hiçbir yere sığamıyorum. Huzursuzluğuma bir isim koyamıyorum. Bir gün içinde bütün ruh hâllerine girip çıkıyorum. İçimde âdetâ bir yeryüzü sarsılıyor. Sanırsın kilometrelerce.. Ama ben bu hâlime neyin iyi geleceğini bir türlü tayin edemiyorum.
Kalkıp bir duş alıyorum. Usul usul saçımı tarıyorum aynada. Bir kahve koyuyorum, penceremi açıyorum göğsüm genişlesin diye. Bildiğim bütün Fransızca şarkıları playliste atıyorum. Cemal Süreya'dan rastgele bir sayfa çeviriyorum. Hüzünbaz olmadığını bildiğim tek şâirden. Kâr etmiyor. Siyah beyaz bir film açıyorum sonra. Yeşilçam'dan Vesikalı Yârim olsun diyorum meselâ. Olmuyor. İyi gelmiyor. Bu her neyse içimde bir türlü halledemiyorum ben. Çok sevdiğim bir hikâyenin sonunu getirememişim, harika bir filmin son on beş dakikasında salonu terk etmek zorunda kalmışım gibi. İlk defa dinleyip vurulduğum bir şarkının sözlerini aklımda tutmayı becerememiş, bir daha da ona tesadüf edememişim gibi. Eksiklik değil, "yarım kalmışlık"tan bahsediyorum.
..
İnsanı layığıyla sevmekten alıkoyan bir şey biliyorum ben. Bir kere kırılınca içinde bir yer, hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bütün ömrünü hep birine anlatacakmış gibi yaşayan insanın inceliğinden, mirasiyelik anılar dilemişken Tanrı'dan, böyle bir 'yaşamak'a maruz kalmak incitiyor beni. İçerliyorum, bilmiyorsun. Bunca kederden, kalbime muhalefetten beslenmek yoruyor artık beni, bilmiyorsun. Lütfen sevgili iç ses. Bitir artık. Sana yalvarırım. Bu bahsi kapa! *

* Didem Madak

22 Ocak 2014 Çarşamba

Tanrım sana anlatacaklarım var. Uzun uzun... Ama şimdi değil.

20 Ocak 2014 Pazartesi



Ben dünyaya dair bir çok şeyi annemden öğrendim. Onun söylediği, anlattığı şeyler, ancak kadim zamanlardan kalma bir bilgenin bilebileceği türden şeyler değil, aksine sıradandır. Ancak en çok bu yönü tesir etmiştir bana. Çünkü annem en nihâyetinde söylediklerinde hep isabet etmiştir.
Benim annemle ilişkim de hiçbir zaman bir anne-kızın yüz göz olabilme derecesine ulaşmamıştır. Zira ben ona, aklımdan geçenlerden, gönül meselelerimden hiç bahsetmedim; ama o benim ruhumu ezber etmiş gibi sezdi bu güne kadar. Yoluna koyamadığım şeylerin arasında çaresizce debelenirken “Allah var, gam yok” deyip dünyanın en ümitvâr tesellisini o bahşetmiştir bana. Duası hep üzerimde, bir kol mesafesindedir. Tanıdığım ilk şair de annemdir meselâ. Çünkü sonbahara ‘güz’ der o, bahçesinde en çok fesleğen yetiştirir. Kendi yetiştirdiği gülden şerbet yapar, “Ölmüşlerimizin canına gitsin der”, öyle ikrâm eder misafirlerine. Can şenliğimi de yine ilk annemden duydum ben; Kâmran’ı ve Reşat Nuri’yi henüz okumuş değildim. Bakmayın babamın çocukluğumda bana Kemalettin Tuğcu hikâyeleri aldığına. Benim ilk kitabım annemdir. Dünya annemin yaşadığı kadardır. Yine annemden bildiğim dünya, etme bulma dünyasıdır. Ama imtihandan olsa gerek, etmeyen de bulabilir kimi zaman. Ezber bozmam ama ben böyle yanılgılara düşünce. Annemden şüphe etmem. Artık dünya hakkında düşünmemeye karar veririm meselâ.
Bu zamana kadar annemle çok farklı olduğumuza inandım ben, bir tarafımla ona hep muhalif oldum. Şimdi ise gün geçtikçe anneme daha çok benzediğimi fark ediyorum. Ondan öğrenmem gereken çok şey var biliyorum. Anneme “Varlık da yokluk kadar büyük bir imtihan mıdır?” diye sormalıyım meselâ. “Sana anlatacaklarım var anne, ancak vakit buldum, yaralarımı henüz temizledim.” demeliyim. “Gücenme bana.” deyip sarılmalıyım sonra. Çünkü bu hep böyle olur. Başına gelenleri kendine anlatman bile zaman alır.

19 Ocak 2014 Pazar


Önce banyo yapacaksın. Saçını bir havlu yardımıyla kurulayacaksın. Biraz ıslak kalacak ama umursamayacaksın. Saçını tararken bir ara gözün aynadaki yüzüne takılacak. Önce bakakalacaksın. Anlık bir tereddütten sonra izlememeye karar vereceksin. Mümkünse bebek yağını da kullandıktan sonra Türk kahvesi içerek yatağına yatacaksın. O esnada kime ne iyi gelir bilmem. Ama bana böylesi şifâdır.
Eskiden olsa bu Pazar sabahında çoktan Kadıköy'e koşmuş, bu vakitlerde de çoktan eve dönmüş olurdum. Birkaç dergi, yeni bir kitap, belki bir defter olurdu beraberimde. Kurukahveci Mehmet Efendi'den yüz gramlık paketi çantama atıp Moda'ya tırmanırdım ara sokaklardan. Sahafa uğrar, insan eli ve yüreği değmiş kitapların tozunu alırdım göz ucuyla. Lütfü Abi bir çay söylerdi. Biraz soluklanır sonra tekrar düşerdim sokağa. Dünyanın öbür ucuna gidebilecekmişim gibi bir hevesle hem de. Çünkü dünyadan göz hakkımı ancak okuduğum kitaplarla ve sokak sokak yürüyerek alacağıma inanırdım. Bir kız çocuğu görsem eli babasının avucunda kaybolmuş, kenarlarına pembe çiçekler işlenmiş lacivert pelerinimle altıncı yaşım gelirdi aklıma. Babamı bir kez daha özlerdim. Bir kafenin masasına iliştiğimde, hemen sağımda torunuyla Hugo'nun Sefiller'i üzerine sohbet eden bir büyük anneye kulak misafiri olurdum heyecanla. Birazdan ben de katılırdım onlara tanıştığıma memnun olduğumu minnetle ifade eden gözlerimle.
Bahariye'de lavanta keseleri satan dünyanın en zarif kadınına rastlardım sonra, hatta şanslıysam akordeon ya da mızıka çalan birileri olurdu Süreyya'nın civarında. Boş bir banka konuşlanır o şenlik hiç bitmesin diye yüzümdeki gereksiz tebessümle içimden dua ederdim. Güneşi hissettikçe ona sarılasım gelirdi. Gökyüzünün el değmemişliğine bir kez daha vurulurdum. Kepenksiz çiçekçi dükkânlarının önünden her geçtiğimde onları daha çok severdim. Sonra vakit girerdi, o insan üstü, ilâhi âhengiyle ezanı dinlerdim. Osman Ağa'da namaz kılar kalabalığa karışırdım huzurla.
Ben Kadıköy'ü anlayarak severdim. Hâlâ da seviyorum üstelik. Ama insan hiç fark etmeden alışkanlıklarını terk edebiliyor. Buna bir son vermeliyim artık. Bu hikâyeyi burda güzelce bitirmeliyim ve sevdiğim şeylere hakkını teslim etmeliyim. Uzatmanın bir mânâsı yok. Şairin de dediği gibi coğrafyanın en güzel yerindeyiz, en güzel günlerinde gençliğimizin. İstesek cenneti kurtarabiliriz. *

*Hasan Hüseyin Korkmazgil / Ağustos Şiiri

haşiye

18 Ocak 2014 Cumartesi

Bazı günleri kokusuyla hatırlıyorum. İdeal işleme mekanizmasını bir türlü tutturamadığına inandığım hafızamın en hastalıklı tarafı bu sanırım. Anahtarımı, şemsiyemi, telefonumu, kulaklığımı kamuya bağışlamak mevzu bahis olunca son derece maharetliyken, söz konusu kişisel tarihimin kederleri olunca bir kelime, bir şarkı, anlık bir bakışla bile canıma okuyor sağ olsun. Meselâ çocukluğumun hatırlayabildiğim en eski anısı, ben üç yaşındayken birlikte kıra dolaşmaya çıktığımız büyük babamın beni dağın başında saatlerce yapayalnız bırakması. Bulutların üzerine uzanamayacağım hakikâti, beşinci yaşımın hayal kırıklığı. Abimin evden ayrılışı on birinci, annemle ilk ciddi dargınlığımız on altıncı, adı konulmamış bir gönül meselesinin müstear mensubu olarak tüm acemiliğimi eşsiz bir performansla ortaya koyma cehlim ve cesaretim ise benim yirmi beşinci yaşım. Böyle durup biraz düşününce fark ediyorum. Tüm bunlara rağmen, yine bunların üzerinden hayli zaman geçmiş. Hiçbir acıma bir erdemmiş gibi dört elle sarılmış değilim ama unutmuyorum ve ben böyle kuvvetle aklımda tutarken diğer insanların kendilerini iyi hissetme kudretine hayran oluyorum.Size de olur mu bilmiyorum, bu gücenikliğin özleme evrildiği bir yer var. Ben işte tam olarak oradayım. Sevdiğim adamı hatırlı bir misafir gibi ağırladım hayatımda. Şimdilerde ona dair acıların en kuvvetlisi beni böyle özlemediğini bilmek. İnciniyorum, incinmek diğer kadınlar gibi bana da yakışıyor artık. Onlar gibi ben de bekliyorum hem. Tek başınalığımın bütün görkemiyle, pencere kenarında, kapı zillerinde dirileceğim günü bekliyorum.

16 Ocak 2014 Perşembe

Ruh hâlimi el yazımdan saptayabiliyorum. Öfkeliysem, baş edemediğim şeyler varsa, kağıdın ve kalemin canına okur gibi sıralıyorum kelimeleri. Kalemim kağıdı delip geçecek gibi oluyor. 'e' ile 'a' birbirine dönüşüyor meselâ. 'r'ler sağındaki ve solundaki harflerin arasında kaybolup gidiyor. Bazen sağa yatık bir hâl aldığı bile oluyor. Böyle zamanlarda aceleci de davranıyorum sanırım, çoğu zaman okunaklı bile olmuyor yazdıklarım. Ama hüzünlüyken kağıdı bile incitmeye korkuyorum. İlkokul çocuğunun yeni bir deftere başlarkenki itinâ ve hevesi nasılsa, ben de öyle tutuyorum kalemimi. Hayatımın en muntazam yazıları ben üzgünken çıkıyor ortaya. Bazen bir cümlenin, bazen bir kelimenin hatrına yazıyorum. Yoksa yazmak bana iyi falan gelmiyor, sadece arada nükseden bir alışkanlıktan ibaret. Kendimi anlatırken de yorulan bir insanım esasında. Başa gelen olaylardan ziyade, hislerin ve fikirlerin mahremiyetine inanırım hem.
Yalnız ketum bile sayılabilecek bir mizacın sahibiyken, bir süredir burada bu perdeyi yırtmış olmamın hesabını veremiyorum kendime. Üstelik rahatsız da etmiyor bu hâl beni. Tumblr'dan henüz transfer olmuş, orada bile birkaç cümle dışında kendini hep esirgemiş biri olarak burada bunca anlatma iştahıma hayret ediyorum. Üstelik hayatta en çok yazmaya üşenirken, kelimeler için münasip bulduğum yerden kendim bile memnun değilken, çok anlatmayı çok sevmezken, 'içimden gelmiyor' mottosunu biricik egom için paylaşım eşik değeri zannedip insanların kederlerini, hayal kırıklıklarını, aşklarını, özlemlerini, endişelerini, çocukluk anılarını öyle ulu orta deşifre etmelerine bir türlü anlam veremezken. Dünya küçük. Dünya ettiğin büyük sözlerin gelip seni bulması için çok küçük.

11 Ocak 2014 Cumartesi

"Bu ara başa çıkamadığım şeyler var, galiba acı çekiyorum." deyip olanı, ama bir türlü bitmeyeni anlattığımda "Hayatta çok daha temel, çok daha sarsıcı acılar var." deyip nazikçe haddimi bildirmişti. Biraz düşününce ben de hak vermiştim ona. Hatta uzunca bir süre elimi kalbime bastırıp ıstırabını dindirmeye çalışmış, büyük acılarla sınanan insanlara karşı mahcubiyet bile duymuştum. Doğrusu bu beni bir süre idare etmişti. Bu sayede abartmamam yönünde sık sık telkinler veriyordum kendime ve yine kendi nazarımda güçlü kadın imajımı tazeleyip gururlanıyordum. Ancak çok sürmedi bu hâl. Hakikâtte olup bitenle, olması gereken arasında içimde bastırdığım mücadele bir gece yine uyuyamazken sona erdi. En zayıf anımda yakalamıştım kendimi ve direnmenin bir mânâsı da kalmamıştı artık. Teslim olmuştum. Madem başıma bunlar gelmeden önce ben geceleri başımı yastığa koyduğumda ağlamazdım, acıdan uyuyamadığım olmazdı. Demek ki acının şiddeti başka bir şeydi, mahiyeti bambaşka bir şey. Geceleri seni uykundan eden ve ağlatan her acı esasında birbirine denkti. Kendini tutmanın faydası yoktu. Tek mesele kalbinin nasıl parçalandığını bilmendi. Zira bir kalp kedere bu kadar teşne iken, malum kederden başka her şey teferruattı.

8 Ocak 2014 Çarşamba

Bir keresinde ismini anımsayamadığım bir yazar gidecek yerleri olmayan insanların evlerine sığındığından bahsetmişti. Günlerce Üsküdar'a, evime her dönüşümde bunu düşünmüştüm. Sahi benim de gidecek yerim yok muydu?

5 Ocak 2014 Pazar



"Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım" sonrasında "Bırak ben yalnız ağlayayım"a dönüyor
dedi.
Benim döneli çok oldu.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Günler öylesine geçiyor. Benimse tek maharetim onlara ad koymak. Ama bazen bu kadarını bile beceremiyorum. Meselâ bana sorsanız dünden bugüne iki gün geçmiş gibi. Bunda ilaç kullanıyor olmamın etkisini de yadsıyamam elbet. Altı saat ara ile theraflu alıyorum, iki saat aralıklarla uyuyorum. Aslında yatmak mesele değil, şimdilik şikayetim yok. Zor olan şu ki hastalık beni daha da duygusallaştırıyor. Sanki vücudumda dolaşıp duran mikroba değil de kederlere karşı direncim azalıyor. Güçlü olmaktan yorulduğumda hastalık bahanesiyle acıya teslim oluyorum, boyun eğiyorum sanki. Kendimi daha çok dinliyorum, dinlerken de daha çok yoruluyorum. Zannediyorum tam da bu yüzden hastalıklar günahlara kefaret sayılmış olmalı. Mâdem kalbi yerle bir eden acılar bağışlanma için bir vesile kabul edilmiş, ben diyorum ki özlemek de birkaç günaha bedel sayılsın. Çünkü ben bundan daha beterini henüz bilmiyorum. Ayrılık demeyin ayrılık da, birini kaybetmek de neticede bir süre sonra "onu özlemek"e çıkıyor. Saç diplerimdeki sızıdan biliyorum ben bu hissi. Burun üstü yere düşmek ne ise, özlemek de o benim için. Böyle zamanlarda "Allahım" diyorum. "Bana biraz göz aydınlığı.."

3 Ocak 2014 Cuma



On beş gündür tebelleş olan bu baş ağrısının mevsimle, üşümekle, hücrelerimi bi'lfiil işgâl eden grip virüsüyle hiçbir ilgisi yok. Bir elinle odanı toparlarken diğer taraftan bir yerlere takılıp dağıtmak neyse, benim kendi hayatıma yaptığım da tam olarak bu. Siz ister talihsizlik deyin, ister dikkatsizlik. Ben biraz edebiyatını yapıp yaşama telâşı diyeceğim. Yaşarken telâş ediyorum evet, hâlâ elim ayağım birbirine dolaşıyor. Aşık bile değilken üstelik. Ama sorsanız son 18 ayımın en aklım başımda vakitleri bunlar. Bilinçsizce kahrolduğum ve kendimi tüketme pahasına ağladığım fetret devrini "yazgı başa gelen en güzel şeydir" adını verdiğim  bir iç ihtilâlle geride bıraktım. Arada bir kırgınlığıma reçete yazıyorum. Hepsi bu. Ama sorsanız beklemelerim elbette bâki. Zehra kadar ümitsiz değilim, dünyanın küçük olduğuna daha evvel birkaç kez iknâ olmuşluğum var ama bu kez ihtiyatlı davranmaya kararlıyım. Zira vaktiyle "Bunu da söylersem her şey daha iyi olacak" zannıyla çok alengirli ve acı bir yanılgıya düştüm ve neticede, en zarif ifadesiyle, kendime zulmettim. Şimdi sadece, arada, özlemekten içim parçalanıyor. Bununla da baş edebiliyorum, artık yolunu yordamını öğrendim. Hemen zihnimi meşgul edecek bir şeyler buluyorum, uyumadan önce bir kaç meseleye canımı sıkıp huzursuzluk icâd ediyorum. Erteleniyor kendiliğinden. Bazen de yeni bir şeyler olacakmış gibi geliyor, mânâsız heyecanlara kapılıyorum. Sonra o da hemen geçiyor. Hem özlemden, hem de heyecandan oluyorum . İşte böyle zamanlarda şaire hak veriyorum. "İyileşecekse bu şey, hiçbir şeysiz iyileşecek." Ben de o camın arkasında durup akan hayata ve zamana bakacağım.

1 Ocak 2014 Çarşamba

Ben aslında Rus öykülerindeki kışları seviyorum. Aralık ayının son gününde sokağa adımımı attığım an başlayan yağmurun bende bıraktığı bu memnuniyetsizlik hissinin başka türlü izahı yok. Bu şehrin kışa bu denli muhalefetine içerliyorum. Deniz seviyesinde iken ve dağlar kıyıya paralel değilken hem de. Hem de bir şeylerin her zaman benim istediğim gibi olmayacağını en acı hâliyle tecrübe etmemin üzerinden çok geçmemişken. Haddimi bilmiyorum esasında mevzu da bundan ibaret yalnızca. Vâlide-i Cedîd'de bir namaz vakitlik soluklanıp Çengelköy'e doğru koştururken de bunları düşünüyordum ve aslında koca bir yılı daha deviriyordum. Otobüsten inip yolun karşısına geçtim. Çınaraltı'nda beni bekleyenler ve hatrı sayılmayacak bir kalabalık vardı. Biz altı kişiydik ve cam kenarındaki masaya iliştik. Ben denizi karşıma aldım. Onlar çay söyledi. Başımı iki elimin arasına almıştım, biraz yorgundum ama iyiydim de. Çok geçmedi. Arka masaya birileri geldi ve görüntüsü önümdeki camekâna düştü. 28-29 yaşlarında biri tek başına oturuyordu. Belki saniyenin onda biri kadardı  ama o kısacık an içimin paramparça olması için yeterliydi. Keşke bu kadar çok benzemeseydin dedim içimden. Tazelenen her çayda arkadaşlar sohbeti koyulttu. Ben mütemadiyen gülümsedim. Onlar kahkahalarla güldü, ben mütemadiyen yaralarımı temizledim. Çok konuştum, çok dinledim ama içimde olan bitenin şiddetinden ben hiç kimseye bahsetmedim. Çıkarken dışarıda yağmur, takside Bülent Ortaçgil vardı. Ben, birlikte yağmuru dinlediğimiz Aralık'ın son gecesini hatırlayıp yutkunuyordum. Kimse konuşmuyordu. Eve gidip bir an önce uyunmalıydı. Yeni yıla girerken görünürde her şey yine yolundaydı.