27 Şubat 2014 Perşembe

Biliyorum yanlış yüzyılda doğdum. Vakit Orta Çağ değil. Ben de kabarık elbiselerinin altına giyeceği camdan pabuçlarını hesap eden, bağcığına attığı her bir düğüme ayrı bir masal üfleyen kadınlardan değilim. Ancak müşterek bir yaratılışın yazgısı gereği arketiplerimde benzer hisleri taşıyorum. Yüzyıllar önce bir kadın nasıl inciniyorsa ben de öyle inciniyorum. Tek bir sözle ayağım yerden kesilirken, basit bir umursamazlıkla burun üstü yere düşebiliyorum. Kırılmamak adına duvarlar örüyorum etrafıma ben de. Yüksek tavanlı, geniş pencereli bir kafes inşa ediyorum âdeta. Sonra sıkışıp kalıyorum olduğum yerde. Gün geliyor başımı uzatıyorum bir pencereden. Her kapıda bir değirmen. Hepsi bir korkuyu öğütüyor benim için. Baş edemiyorum. Her şey bir adım ötemde. Uzansam kol mesafesinde. Terk etmeye kalksam, bir adım daha atsam, dünya dağılacak sanki. Yüzüme bakmayın bayım lütfen. Gülmeyin. İnanın başka türlüsünü bilmiyorum. Aşk ihtimallerinden korunaklı bir coğrafyanın sâkiniyim. Zaman zaman 'Hâlâ seviyorum' dediğim bir adamın gölgesi çürüsün diye bekliyorum içimde. Her şey bu kadar gösterişsizken ve ben delirmeye bu kadar meyilliyken, kırgınlığıma tekrar şahit olmanızın gereği yok.

haşiye

23 Şubat 2014 Pazar


* Barış Bıçakçı-Sinek Isırıklarının Müellifi

Sevdiğim şeylerin listesini yapmaya karar verdim. Kırgınlığa reçete de, önceleri, benim çok sevdiğim şarkılar için yaptığım bir listenin adıydı zaten. En son kaçta kaldım hatırlayamıyorum. Ben de baştan aldım. Bu şarkılar Tanrım. Bunlar aklımı alıyor.

21 Şubat 2014 Cuma

Çok zaman geçtiğini ve yerli yerinde de dursa, her şeyin esasında ne çok değiştiğini, çocukken uzanamadığım rafların ve annemin itinayla dizdiği porselenlerin şimdilerde elimi nasıl yanılttığından biliyorum. Hayatta hep inanmaya hazır olduğum hadiselerin meydana geldiğini fark etmemle payıma düşen hayret duygusunu son zerresine dek tükettiğimi zannederken, bu mucizevi yanılgıyı zihnimde bertaraf edemiyorum. Ama ille de düşüneceksem, bir angaryayı başımdan savar gibi düşünüyorum. Çünkü ben tutarsız olmayı bilhassa seviyorum. Hayatta bir yere varmaya, en çok da bir şey olmaya tenezzül etmezken, yine hayatı kendime zorlaştırmaktan geri durmamamı da başka türlü açıklayamıyorum. İnsanın kendisiyle muhasebesinin onlarca yolu varken, ben, bana her şey müstahak deyip muhtemel olan her şeyin üzerini kalınca çiziyorum. Hayıflanmıyorum zira dünyaya dâir hiçbir vaad, burada geçirdiğimiz zamanın tekrarının olmaması kadar baştan çıkarıcı değil. Siz de takdir edersiniz ki  hayatı katlanılır kılan şey onun bir defaya mahsus olmasıdır ve ben tekrara düşmek istemem. Dünya hâlidir. Dahası dünyanın bin bir türlü hâli vardır. Bir can kaybının yasını tutmuyorsan rafine bir acıdan da bahsedemezsin meselâ. Ancak sıradan bir keder, çıldırmak için harika bir ilham kaynağı olabilir pekâlâ. Başımızı vurduğumuz yerin, acımızı dindireceğine de imanımız tam olabilir. Gittiğimiz yollardan dönemememiz de mümkündür sonra. İşte böyle zamanlarda diyorum ki, dünya bazen tam bana göre. Dünya ve ben, bazen, birbirimize çok benziyoruz. Allah aşkına söyleyiniz, biz, ikimiz, kendi içimizde tutarsız olamayacaksak, daha nerede olabiliriz?

15 Şubat 2014 Cumartesi

Bir rüyanın bana ettiğidir. Huzursuzluğum üç gündür hiç hafiflemedi. Elim taze bir pas kalıntısına değmiş de yanlışlıkla ağzıma götürmüşüm, o rezil tat tüm kuvvetiyle dilime damağıma yapışmış gibi iflâh olmaz bir his. Sorsan, ezbere bildiğim yüzü, eşgalini tarif edecek kadar bile görmüş değilim. Rüyanın içindeyken de, boğulur gibi uyandıktan sonra da, abartılı bir hayretten başka kayıt düşmedi zihnime esasında. Büyük sözüme tövbedir. Ancak ben böylesi bir canına okumak görmedim. Eskimiş olandan bana kalanı çoktan sineye çekmiş, insan olanın en büyük illetidir dediğim alışmak kusurunu kalbime çoktan yama etmişken, bir hatayı baştan almaya benzettiğim hatırlama cehennemine düşmek bu kez çok ağır geldi. Oysa sorsanız, hayatında büyük sözlerinden ziyade aklından geçenlerle sınanmış biri olarak başıma gelebileceklerin kaygısından münezzeh, korkularından emindim bundan tam da üç sabah evvel. Öyle rahattım ve olacak olana itaatkârdım.
Ben, rüyaların kalple irtibatından hiç şüphe etmedim, yanıltmış olmayayım. Ama sanıyorum ki bu kez hazırsızlık yakalandım. Bu kez usandım.Yeltendiğim şey itiraz değil, münacaatımdır! Meylettiğinin kalbinde hiçbir ederi olmayan ve müspet bir gelecek ihtimali bile içermeyen bir hissin  muhafazasından artık sana sığınıyorum, kırma beni. Ben yanlış bilmiyorum. Kalpleri evirip çeviren ve dilediğine ısındıran Rab, bir yarayı iyileştirmeye de muktedirdir elbet.

14 Şubat 2014 Cuma

Allahım, haddimi bağışla. Geçmişini beğenmeyen bir yeni yetme değilim. Ömrümce kahrını çekeceğim bir pişmanlığım da olmadı hiç. Ancak yaşadıklarımla övünüyor da değilim. 'Dünyada geçirdiğin bir anda ebediyen kalacaksın' deseler, seçeceğim bir ânım yok. Mutlak mutluluğun imkân dahilinde olmadığını kavradığımdan bu yana, her türlü kederin mübah kabul edildiği bu dünyanın geçiciliğini daha çok seviyorum. Bir yanımla anne babamın sağ ve yanı başımda olmasını bir şükür vesilesi addederken, diğer yanımla kalbe ziyan bütün acıların, dünyaya dâir iyi ve güzel olan şeylerle birlikte fenâ bulacağı hakikatini gözden kaçırmış olmamı ise affedemiyorum. Her varlığın, fikrin ve hissin zıttıyla tecelli ettiğini öğreneli epey oldu. Bunun hakkâniyetine itirazım yok. Ancak devir, değer biçtiğimiz değerlerin mânâsını yitirmesiyle bir hayli değişti. Bir harp mâlülünün yarasıyla, bir ehl-i keyfin sinek ısırığının aynı yaygarayı koparmasına defalarca şahit oldum. Keder ile övünmenin, acıya sabretmekten daha geçer akçe olduğunu pek çok kez sevdiğim şairlerden okudum. İç dünyamızı sere serpe teşhir ederken ismimizi ısrarla sakınmamız en modern hastalığımız oldu ve sırf modern olduğundan, bu durumun akla mugayirliğinin hiçbir ehemmiyeti yoktu. Kendimizden bahsederken etrafa püskürttüğümüz özgüvenimiz, bir başkasını dinlerken merhametsiz bir pervasızlığa dönüştü. Hayretimi bağışla Allahım, dünya artık gözümde büyüyor. Dünya git gide enteresan bir yer oluyor, aklım almıyor. Aklımın almadığı bir şeyi anlatması çok uzun sürüyor. Dünya bizim zannettiğimiz bir yer değil. Dünya kimseye oralı bile değil. Esasında dünya sevinilecek bir yer değil. Dünya, üzüleceğimiz bir yer hiç değil.

6 Şubat 2014 Perşembe


Siz de takdir edersiniz ki, kalbimizdeki o muhteşem sıkıntı böyle şarkılara çarpıp dağılıverdiğimizde başlar.

4 Şubat 2014 Salı

Benim de huy edindiğim birtakım ârızi şeyler var. Bazı şarkılarda günlerce konaklıyorum meselâ. Bazı şiirleri ezber eder gibi dönüp dönüp tekrar okuyorum. Altını çizdiğim kitapların üzerinden tekrar geçiyorum. Kimi filmlerin vurulduğum sahnelerinin dakikasını, saniyesini kuvvetle aklımda tutuyorum. Çünkü ben çok sevince çok tekrara düşüyorum. Şimdilerde ise en çok yaptığım şey Travis'in tek şarkısını üst üste dinleyip emin galip'ten okumak. Bir süredir uyumadan önce rastgele bir post seçiyordum. Tamamlayalı çok oldu. Bu kez de baştan aldım sırayla gidiyorum artık.
Hayatta en çok üşenmeden yazan insanlara imrendim ben. Zaaflarını, endişelerini, hayal kırıklıklarını, sevdiği şeyleri açık bir yara gibi göstermekten çekinmeyen ve bunu alçak gönüllü bir maharetle süsleyenlere. Ve elbette Kadıköy'ü methedenlere.
...
Söylediğimde ısrarlıyım bayım; daha çok yazsanız daha çok okurdum. Zannediyorum tekrarda zevâl aranmaz: Eksik olmayın.

külbe-i ahzân

Ben içimden bir türlü uğurlayamadım seni. Felâketim işte böyle başladı. Çatlak bir kemiğin acısını taşır gibiyim senden beri. Hayatta vârlık bulmuş hiçbir hissin yok olmayacağına imanım tam, daha evvel de söyledim biliyorsun. Bunun her defasında yanlış yerden kaynamasını da ancak böyle açıklayabiliyorum kendime. Bir de kadere tam yetki veriyorum bu meselede. Çünkü talihi kıramıyorum, kıramıyoruz. Memnun edilmek istenen bir sevgili gibi, her dilediğini ömrümüzden bahşediyoruz. 'Seninle yollarımız nasıl kesişti, nerede ayrıldı, neyi beceremedik'in üzerinde durmayacağım. Kadınlar, sırtlarını yaslayamayacakları adamlara aşık olmakla illetlidir. Ben de senden bir türlü emin olamadığımda, hep bir kırgınlık çıksın aramızda diye dua ettim; yalan değil. Ancak Tanrı hikâyenin sonunda, kırılan taraf olmayı bana lâyık gördü. O da haklıydı, zira ben gönül yıkmaktan her defasında O'na sığınmıştım. Aslında bu, muhtemel bir kırgınlığı da göze almaktı. Bilmiyordum. Daha doğrusu bu kadar sarsılacağımı tahmin etmiyordum. Çünkü basiret dediğimiz sevgilim, neticede bağlanan bir şeydi.
Bilmem hatırlar mısın; seninle en son konuşmamızda ben ısrarla olan biteni anlamaya çalışmıştım, sen ise fedakârlığınla övünmüştün. Bunu o zaman fark edemedim. Hatta sırf bunun hatrına ben seni her sabah bir kez daha affettim. Canıma okumuştun halbuki. Ben raftaki bir fincanın devrilmesi gibi nazikçe kırılmış değildim sevgilim. Buna rağmen empati kabiliyetimi kendi aleyhime kullanmaktan çekinmemiştim. Seni kalben anlıyordum ama sana hak veremiyordum. Çünkü henüz insanlara dâir inancımla övünmekten vazgeçmemiştim. Görüyor musun sevgilim, o vakitler ne de güzel, nasıl da itinayla yanılmışım meğer. İnsan değişiyor, günbegün, anbean değişiyor sevgilim. Sözkonusu duygularsa eğer, tutarlılık ayrı bir meziyet gerektiriyor. Şimdilerde Emrah Serbes'in dediği gibi 'vasıfsız bir keder'in hâmiliyim ben. Sana dair hiçbir haber almamak için harcadığım insanüstü çabayı çoktan bir alışkanlığa çevirmişken, özlemini bile kalbimden tahliye etmeye başlamışken, sesini unutmaya başlamama içerliyorum. Acı olan şu ki henüz senden sefer imkânım yok benim sevgilim. Ben şimdilik yalnızca senden kalana tahammüle yazgılıyım.

2 Şubat 2014 Pazar



                         Benim içimdeki bu 'âh'ları devirmenin de bir yolu vardır elbet.