15 Mart 2014 Cumartesi

Az evvel odada bir fazlalık varmış gibi huzursuzlandım. Kışın bile aralık duran penceremi kapattım. Cezveyi ocağa koydum. İçine biraz tarçın kabuğu kırdım. Ihlamurla demleyip bir kaşık da bal kattım. Bir süredir bunu sık sık tekrarlıyorum. Kalbim acıdan parçalanır gibi olduğunda ne yapacağımı bilmediğimden fiziksel bir yarayı tedavi eden ne varsa ona tevessül ediyorum. Ya da düşünmemek için kendime yeni yeni işler icad edip uzun vâdede zihnimi meşgul edecek sıkıntılar peydahlayarak gün tüketiyorum. Çünkü geceleri uyuyabilmek için gündüzleri kendimi hırpalamam gerekiyor. Çünkü zamanın bir yerinde bıraktığım boşlukları köreltmenin en kestirme yolu bu. Sığındığım tek yer evimin bir odası. Yalnız korkarım bu tek göz yerde de huzursuzluğumu, ciğerimi yakan bu acıyı bertaraf edecek, bana güven aşılayacak bir genişlik yok. Zaten bana ne olduysa son on üç günde oldu. On üç gündür uyumadan evvel 'Tehlikeli Oyunlar'ı okuyorum. Hikmet bir türlü susmuyor zihnimde, susturamıyorum. Aradan çok geçmeden, daha bir kitap kahramanının iç sesiyle baş etmeyi beceremezken, naif bir Fransız filminin* incelikli kederine gark oluyorum. Kahrolmanın, insanın kalbinin paramparça olmasının ete kemiğe bürünmüş hâlini Carole'de, baştan çıkarıcı bir güzelliğe rağmen geçmiş anılarına şarkıların tesiriyle hâlâ bağlı kalmayı Antoine'de gördüğümden beri toparlanamıyorum. Ancak kabullenerek ve affederek iyileşebilen mutsuz bir kadın ve hiç çekinmeden zaaflarının peşine düşen bir adamın hikâyesi ayağıma dolaşıyor. Sonra o da yetmiyor. Özenle vâr ettiğim o eşsiz gücenmişlik hissini bir şarkıyla** perçinliyorum kalbime. Çünkü vesileler bu kadar cazipken karşı koyamıyor insan. Mutsuzluk insana hiç de öyle durduk yere tebelleş olmuyor.

* Café de Flore
** Serap Tamay - Zati de Vurgunum Sana 

14 Mart 2014 Cuma


Kırgınlığa bir diğer reçetemdir. Şairin "incelikli zulmün" dediği yerdir. Ve bilhassa saksafonu sevmem sebebimdir.

11 Mart 2014 Salı

Masalların, imrendiğimiz o aşk hikâyelerinin büyüklük alâmetlerine, değme filmlerdeki tanışma sahnelerine taş çıkaran destansı başlangıçlarına, mükemmelliğinden işkillenmediğimiz kalifiye karakterlerine dâir ahkâm kesebilecek vaziyette değilim elbet. Birini çok sevmek mümkün müdür, onu da bilemem. Aşkın lutfettiği, her kula nasip olmayan bahtiyarlık hissini de ayırt edemem diğerlerinden, haklısınız. Ancak izin verirseniz, sevilmenin edilgen bir fiil olmaktan çok daha derin bir mânâsının olduğuna şahitlik edebilirim. Birini itinâyla sevmenin inceliklerinden pekâlâ bahsedebilirim. Kederinin güzelliğini övecek olursanız, o meselede de size hak veririm, telâş etmeyin lütfen. Zira bana sorarsanız acı çekmek, şiddetine mukabil naif bir eylemdir. Gösterişsizdir. Belki fedakâr olmayı bile gerektirir. Meselâ ayrılığın tebelleş olduğu insan dünyanın en içten dileğini kendinden esirgeyebilir. Sevdiğini dünya gözüyle görmekten endişe edebilir. Ne de olsa yas, kaybın gıyabında tutulur. Hem neticede her tecrübe idâre-i maslahattandır. Yanılıyorsam söyleyin lütfen. Kendine vâr olacak genişlik bulmuş her acı, bir sonrakinin eşik değerini tebliğ etmek üzere gönderilmiş değil midir?

1 Mart 2014 Cumartesi




Cânım annemin dünyaya geldiği ev yetmişinci senesini doldurmak üzere. Çocukluğumun bu eve dâir tek hatırası gıcırdayarak tırmandığımız merdivenin hemen sol çaprazındaki odanın büyük babama ait olduğu. Evin ön tarafında çıkıntı ile dışarıya doğru genişleyen ve aile efrâdının köşk ismini verdiği bu oda, esasında, saat tamiri ile meşgul olan büyük babamın çalışma odasıydı. Kapısı aralandığı an pencereden odayı hınca hınç dolduran güneşin içinde dans eden toz zerrelerini görmek mümkündü. Bütün duvarları kaplayan envâi çeşit saatin tik takları, gül kokusu, ve büyük babamın gülümseyen yüzü ile, eşikten adımımızı atar atmaz bir büyüye tutulmuşuz gibi kalbimiz çarpardı. Abartıyorduk evet. Çünkü o yaşımızda sorsaydınız bize, Harikalar Diyarı’nın bizim köydeki şubesinin bu dört duvarın arasında saklı olduğuna biz, ekmek, Kur’an ve bildiğimiz tüm kutsal şeyler üzerine yemin ederdik bayım. Hem de hiç tereddütsüz.