31 Mayıs 2014 Cumartesi

Âmentü bahsinin mütemmim cüzüdür. Bulunduğumuz en ehemmiyetsiz hâl için bile kader asırlarca çalışır.

28 Mayıs 2014 Çarşamba

"âh" ile "ah" arasındaki farkı önemsiyordum. Kırılmaya da ilk buradan başladım. İbrahim olmak benim harcım değildi sevgilim. Ben ki saksılardaki papatyalara bile gücenirdim. Açık bir yara gibi bütün zaaflarımı sermişken önüne, bu imtihandan nasıl galip çıkardım.
Ama desen ki bütün felâketler ihtimal dâhilindedir ve insan kalbine, muhtemel tüm kırgınlıklar için bir esneklik payı bırakarak mukayyet olmalıdır, yine hak veririm sana. Zira bu meselede de tedbirsiz olan bendim esasında. Bütün bu olanlar benim kedere apaçık bir dâvetimdi. Neyse ki bu talihsiz hâdise endişe ettiğim kadar görkemli bir yıkım değildi. Senden sonra her şey daha kötüye gitmedi. Ama senden sonra her şey daha iyiye de gitmedi. Sen, içimde bir ağaç oldun. Ne yeşerdin, ne de söküldün. Sen beni kırmış olduğunla kaldın. Ben ise kırıldığımla.
Senden sonra ben seni hiç beklemedim. Dünyanın ve zamanın dalgınlığına denk gelmiştim. Bekleyenlerin bir maksadı vardı. Peki durmak ne işe yarardı sevgilim? Kime ne faydası vardı? Ne zaman ismin gelse dilimin ucuna pencerelere koştum usulca. Bir yarayı ikrar etmenin onu anıya dönüştürmekten başka bir mânâsı yoktu ve itiraf etmeliyim ki biz insanların bu konudaki kabiliyeti muazzamdı. Saklayacak değilim; ilk zamanlar senden kalan ne varsa hâtıra diye muhâfaza etmekten bir hayli korktum ve bir müddet kendime senden hiç bahsetmedim. Senden aldığım her haberde altı ay daha geciktim ben dünyaya. Halbuki eskiden, her şeyin henüz eskimediği zamanlarda, seni yazınca ellerim yumuşardı ve bu merhamet beni günün birinde daha iyi bir insan yapacaktı. İnsan, sevgilim, en güzel şiirini yirmi beşinde yazardı ve sadakat kişiye değil, hissettiğin şey içindi. Üstünden geçen zamanın hiçbir ehemmiyeti yoktu. Göz göze gelmemek neyi ispat ederdi? Sevmediğimi mi?

13 Mayıs 2014 Salı



Yaz gene de gelir, ama yalnız sabredenlere gelir,
önlerinde sonsuzluk varmış gibi tasalanmadan sessiz ve yürekleri geniş olanlara gelir.
Onu gönül borcu duyduğum acılar içinde öğreniyorum: Sabır her şeydir.


Rainer Maria Rilke

11 Mayıs 2014 Pazar

ben sana bir eski Endülüs avlusu getirsem

Bugün sokağa değil de arka tarafta apartmanların arasında yüksek duvarlarla çevrili küçük bahçeye bakan pencereyi seçtim kendime. Mutad aralıklarla cama yazdığım birkaç dizeyi yeniledim.* Saçlarımı bu kez kalemle toplamak yerine annemin eli değmiş gibi en yukarıdan başlayarak ördüm. Sütü ve şekeri her zamanki gibi ihmâl edip öyle hazırladım kahvemi. Çok sürmeyecek bir iyilik hâlinin en keyifli yeri, iliştiğim sandalye. Güneş bu evdeki bir başınalığımı kucaklar gibi dolduruyor odayı. Yasemin kokusu rüzgâra karışıyor. Sonra şarkı başlıyor. Fas'a doğru uzun bir yürüyüşe çıkmışım, mağribi bir hayalin ortasına düşmüşüm gibi. Yarım bıraktığım her şeyin hesabını kapatmışım, bastığım boşluklarda toprak bu kez ayaklarımın altına serilmiş gibi. Uyandığımda âmin diyeceğim bir rüyanın orta yeri. Bu kez sonrasını düşünmüyorum. Herkesin müşterek kırgını ben değilim. Kimse "böyle naif isyan mı olur?" demiyor. Hıdrellezde küçük kız çocuğu şımarıklığıyla ikna ettiğim babamın itinayla çizip bir gül fidanının dibine gömdüğü gemiyi, çocukluğumda yüzü koyun yere uzanıp ayaklarımı yukarı dikerek önüme serdiğim atlasın okyanuslarında yüzdürüyorum. Parmağımın ucuyla gezindiğim kıtalarda, yağmur ormanlarında soluklanıyorum. Bilmediğim coğrafyalarda gök kuşağı kolluyorum ardına düşmek için. Her şehri muhafız edasıyla bir tanıdık bekliyor sırf ben yabancılık çekmeyeyim diye. Günler biriktiriyorum kaçırmadan anlatmak için. Defterler tutuyorum. Burada her şey mümkün. Burada dünya yorucu bir yer değil. Burada sonrasını düşünmekten ne istediğini hatırlayamamak yok.
..
Uyandığımda her şeyi yerli yerinde buluyorum. Kalkıp bir kahve daha koyuyorum kendime. Dünya diyorum, göğsümde geçmeyen bir ağrı. Yokuşa sürmeye gelmiyor.

*Birhan Keskin-Eski Avluda

9 Mayıs 2014 Cuma

mayıs sıkıntısı

Birkaç saattir koşa koşa evden çıkıp kendimi sokaklara vurmakla, pencere kenarına ilişip alnımı cama yapıştırarak yağmurun tıp tıp sesini dinlemek arasında bocalayıp duruyorum. Çıksam ellerim ceplerimde yürüsem diyorum hevesle. Sonra ocağa su koyduğumu hatırlıyorum. Bu ezeli rekabetin galibi her zamanki gibi kahve oluyor. Pencere kenarındaki koltuğa kuruluyorum usulca. Perdeyi uzaklaştırıp camı aralık bırakıyorum. Dizlerimi karnıma çekiyorum. Hırkamı parmak uçlarıma kadar çekiştirip fincana sarılıyorum. Sokaktan geçen şemsiyeleri sayıyorum içimden.
Bu kırmızı, bu şeffaf.
Bu çiçekli, bu siyah.
Bu kasvetli.
Bu küçük
Bu puantiyeli.
Kırıldığı için kaldırım köşesine terk edilen devasa bir şemsiye fark ediyorum sonra. Yapılan haksızlığa boyun eğmemiş bir istifa dilekçesi gibi mağrur duruyor orada. İlk kullandığım şemsiyeyi düşünüyorum sonra. Şimdi yaşadığım şehirden vaktiyle hediye diye getirmişti babam. Her çocuğun aklını çelebilecek bu rengârenk tedbir eşyasını ilk taşıdığımda yedi yaşındaydım. Yağmur ellerime, saçıma değmedi diye nimeti göz göre göre inkâr ediyormuşum gibi mahcup olmuştum. Şimdi yirmi yedinci yaşımın tam ortasındayım. İnsanların bir felâketten sakınır gibi yağmur yağdığında alelacele evlerine sığınmalarına hâlâ anlam veremiyorum ve şemsiyeleri hâlâ sevmiyorum. Taşımaktaki beceriksizliğimi ve vapurda, otobüste unutmak konusundaki maharetimi de sanırım bu muhalifliğime borçluyum. Bu şehri en çok yağmur yağarken seviyorum ben. Yağmurda bu şehirde yürümek gökyüzünün kutsal sularla yıkandığına şehâdet etmek âdetâ.  İçimin sokaklarında adım adım dolaşmak, yere çakılmayacağımdan emin olduğum bir yükseklikten kendimi bırakmak ya da.
Bilmiyorum.
.. 
Bir ara rüzgâr doluyor odaya. Ürperiyorum. Fincanı bırakacak bir masa kolluyorum. Evde gürültüden rahatsız olacak biri varmış gibi tedirginim. Sessizce giyiniyorum. Trençkotumu üzerime geçirip bir şal alıyorum başıma. Anahtarımı alıp almadığımı bilmiyorum. Kapıyı çekmem yeterli. Geri dönecek olmak mesele değil. Aynı gökyüzü aynı keder diyorum içimden. Değişen bir şey yok. Gidip yağmurlara durayım. *

*Behçet Aysan-Bir Eflatun Ölüm

haşiye

5 Mayıs 2014 Pazartesi

hıdrellez

video

Binboğalar Efsanesi'nde Yaşar Kemal der ki; 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece, İlyas Peygamber ile Hızır, gökyüzünde kayan iki yıldız şeklinde, iki ayrı yönden gelip birleşirler ve yeryüzüne inerler. O birleşme anında tüm akarsular durur ve bir anlığına tüm börtü böcek sessizliğe bürünür. O birleşme anını sadece yüreğinde kötülük, içinde fesat olmayanlar fark edebilir ve buna tanık olan ne dilerse o, Allah'ın izniyle gerçek olur.