27 Eylül 2014 Cumartesi

Ben hiçbir cevabın ağırlığını taşımak istemiyorum artık. Bugün ben, kendimi dinlemeyi bıraktım. Her şey bir melodi gibi akıp gitsin kendi âhengiyle kime ne, bana ne. Kader bunun için var değil mi?
Bir de eğer bir gün, kederle ifsâd etmediğim bir hikâyem olursa, muhtemelen şunu dinlerken yazacağım defterime. Kendime söz diye.

24 Eylül 2014 Çarşamba

kırgınlığa reçete


Cezveyi ocağa koyacaksın. İçine nane, bir tutam kekik, biraz zencefil katıp bir de limon kabuğu rendeleyeceksin. Bir güzel kaynatıp bir kaşık da bal katacaksın. Sonra kana kana içeceksin. Kalbi yaralarımızı iyileştirmeye muktedir değil ben de biliyorum; ama insanı teskin ve teselli ettiğine inanıyorum.

21 Eylül 2014 Pazar

hicaz makamı

İnsan böyle havalarda gerçekten boş bulunuyor. Ama inanın meselenin mevsimle hiçbir ilgisi yok.  Günlerdir içimde hep hüzünlü şarkılar çalıyor. Hepsi aynı ritimde ve âheste. Yürürken, konuşurken, yemek yaparken, kitap okurken ve daha bir çok eylemimde, üzerinde hiç düşünmeden, ezbere hareket ediyorum. Zihnimin bir tarafı özerkliğini ilân etmiş, tam bağımsızlığa doğru koşuyor âdetâ.
Sabahları işe giderken insanların telâşına şahit oluyorum. O an ben de bir şeylere geç kalmışım da henüz fark etmişim gibi endişeye kapılıyorum. Gün boyu yüreğim ağzımda. Akşamları ise eve dönerken uzun uzun yürüyorum. Bıraksalar dünyanın öbür ucuna gidebilecekmişim gibi bir arzu ile hem de. Demek hareket hakikâten kederi dağıtıyor. İnsanın kırıldığında, üzüldüğünde gitmek istemesi boşa değil diye geçiriyorum içimden. Kendimi yeterince yorduğuma iknâ olunca gidecek hiçbir yeri olmayan insanların yaptığı gibi, evime dönüyorum ben de. Bir ağırlık gibi taşıdığım vücudumu salondaki kanepeye bırakıyorum. Cilası sökülünceye kadar parkeleri izliyorum sonra. Düşünüyorum. Yirmili yaşlardayken, otuzdan sonra da bir hayatın olacağı fikri tuhaf geliyor. En çok da bunu düşünüyorum. Kalkıp bir ara cezveyi ocağa koyuyorum. Ben istiyorum ki ıhlamur kalbi meselelerimize de şifa olsun, fiziksel acılarımıza iyi gelen şeyler, içimizdeki yaraları da iyileştirsin. Olmuyor. "Aklımızdaki neticeye ulaşmayan her şey yarım kalıyor sanki." Mösyönün de dediği gibi, insanlar, filmler, kitaplar bir tarafa. Ama ille de bu şarkılar. Şarkılar canımıza okuyor.

18 Eylül 2014 Perşembe

kısa şiir: seni düşünmek bana iyi geliyordu.

16 Eylül 2014 Salı

Olağan bir sadelikten başka hiçbir kusur yok benim hikâyemde. Sıradan bir insanın başına gelebilecek muhtemel güçlüklerle baş etmek dışında çok büyük bir acım olmadı bugüne kadar. İnsafına binler hamd olsun. Elbet bu sıkıntılı günler de geçecek, düştüğüm yerden doğrulmaya bir sebebim olacak, biliyorum. Ama bilmediğim şeyler de var. 27 yaşındayım ve son altı aydır tek bir şey düşünüyorum. İçimde bir türlü halledemiyorum. Dünyada bu kadar yerleşik hissedecek ne sebebim vardı da, şimdi böyle sıradan meselelerde dünya başıma yıkılmış zannediyorum? Ben bu 27 yılda, nerede, neyi kaçırdım? Sanki sonu olmayan bir boşlukta, mütemadiyen düşüyormuşum.. Sanki bir yerde uğramam gereken bir yol ayrımı varmış ama ben hiç oralı olmadan yanından öylece geçip gitmişim. Sanki biri çok güçlüsün diye bir masal uydurmuş, ben de o masalın tam orta yerine düşmüşüm.. Burada nefes alacağım bir boşluk yok. Burada kapılar hep duvar. Burada çok özlemenin bir karşılığı yok. Ben buralı değilim. Lütfen söyleyin. Ben buraya nasıl geldim? Bura neresi?

14 Eylül 2014 Pazar

Arka bahçeye bakan pencerenin perdesini sıyırınca dünyadan kalbime açılan bir meydana çıkıyorum âdetâ. Ne zaman daralsam, apartmanların arasında, ağaçların gölgesinde kalan bu bahçenin kıyısına yerleşiyorum. Küçük bir oda büyüklüğündeki taş zeminin sakinleri yalnızca iki sandalye ve bir de mermer masa. Buradan bakınca aile olmanın bütün şartlarını sağlamış görünüyorlar. Ama bana sorsanız yalnızlığın en güzel, en anlamlı temsilini sergiliyorlar. Taş zeminin sona erdiği yerde bir insanın eğildiğinde bile rahatlıkla ulaşabileceği beton bir duvar, ve duvarın tam orta yerinde dört basamaklı bir merdiven yükseliyor. Buradan toprak zemine çıkmak mümkün. Duvarların üzerinde yaz kış yaprak dökmeyen muazzam bir yeşillik var. Toprak saksılarda ismini bilmediğim ağaçlar, sağ köşede ufacık bir havuz.
Günün hep bu saatlerinde, ikindiden sonra kahvemi alıp buraya kuruluyorum. Bazen, hemen sol tarafımdaki masanın üzerinden bir şiir kitabı alıp baştan sona defalarca okuyorum Çoğunlukla da hiçbir şey yapmadan, okumadan, dinlemeden, sanki kırk vakittir buradaymış ama her şeyi ilk kez görüp ilk kez fark ediyormuş gibi yalnızca izliyorum. Rüzgâr hangi taraftan esiyor, dallar nasıl yükselip alçalıyor, güneş çekilirken eşyaya bu olağan keder nasıl dağılıyor.. Her şeyi zihnimde yeni baştan kuruyorum. Bir de bu sıra sık sık kendimi seni düşünürken buluyorum. Sevdiğim bir hatırayı tekrar canlandırmak gibi değil de uzun zaman önce okuduğum bir kitabı ya da izlediğim bir filmi anımsamaya çalışır gibi.. Mutlak bir yabancılık hissi ile unuttuğum hatıralarım için acı çekiyorum. Beni bağışla. Bana kızma. Geçen bunca zamana rağmen, ben hâlâ konuşurken, ismini ağzımdan kaçırmaktan korkuyorum.

12 Eylül 2014 Cuma

Ömür Hanım'la güz konuşmaları


...Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... Ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? 

Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür Hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? 

Yağmur yağıyor Ömür Hanım... gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? 

Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır... Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. 

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?

Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... 

Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde... Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım? 

Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür Hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük... Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım... Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? 

Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki... Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür Hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... 

Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür... Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. 

Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz...

Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak... Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde... O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye... Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. 

Dünya bir testidir, de, Ömür Hanım, ömür bir su...Sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık... Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... 

Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla. 

Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? 

Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür Hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir... Belki de yerde sü-rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? 

Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim... Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. 

Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım? 

Ankara, Güz/1983 


* Şükrü Erbaş