1 Nisan 2015 Çarşamba

Arka bahçeden ayrılırken, "buradan ayrılmıyorum da sökülüyorum âdetâ" demiştim. Altı ay önceydi. Sabah namazında, ikindi sonrasında, ille de yağmurlarda kurulduğum pencereden, akşam olunca evin içini hınca hınç yorgun ışıklarla dolduran pencereye henüz taşınmıştım. Açıkçası alışmak çok zor olmadı. Burayı da sevdim. Akşam olunca sokağın ışığı odamı aydınlatmaya yetiyordu ve sokak lambası rüzgârda sallandıkça, odayı dolduran ışık da sakin bir şarkı gibi usul usul hareket ediyordu. Önce gecelerce karı izledim bu loş aydınlıkta, şimdi de durup durup patlayan sağanakları izliyorum. Lambanın ışığında daha görkemli iniyorlar sanki. Pencerem yine açık, bazen sokaktan birileri geçiyor, sesleri çalınıyor kulağıma. Sonra ezan başlıyor. Yağmur yağdıkça yasemin kokusuna bulanıyorum. Göğsümü yarıp genişletmişler gibi. Unuttuğum duamın karşılığı gibi. Vâdesi dolmuş bir beklemek, râzı olunmuş bir zahmette tecelli eden rahmet gibi. Şifanın sahibi, bir gün, "en güzel derdin lâyığı sensin" diyecekmiş, sanki kederler de aslında insanı güzelleştirmek üzere gelirmiş gibi.

Ben bu dünyaya hiç ilenmiyorum. Hiç gücenmiyorum. Dünyadaki yerimden de zaten bir türlü emin olamıyorum. Zira herşeyin akıl diliyle öğretildiği bu zamanda, ben hangi çağa denk düşüyorum, bilmiyorum.