20 Temmuz 2017 Perşembe

Kendimizi taşıyacak kuvvet hakikâten dizlerimizin bağındaymış. Bunu ilk, babamın hastalığını öğrendiğimde değil de doktorun hiçbir izaha gerek duymadan "Aşağı inin, ameliyat hazırlıklarını başlatın." derken takındığı umursamaz ve kaskatı tavırla fark ettim. On dört gün boyunca dik durup herkese ümit veren ben, o gün eve giden mesafeyi ayaklarımı sürükleyerek kat ettim. Bundan evvel yaşadığım zor günler olmuştu, ama hakîkatte hiçbiri bundan daha çetin değildi. İnsanın dünyada bir acının cahili olabileceği daha evvel hiç aklıma gelmemişti. Daha evvel birilerinin "hayırlısı olsun" dileğine güceneceğimi de hiç düşünmemiştim. Tevekkül ancak yaşayarak ve sınanarak öğrenebileceğimiz bir şeydi, bunu biliyordum, ancak daha evvel hiç tecrübe etmemiştim. Ben tüm bunları bir anda, göğsüm çatırdayarak öğrendim. Eskiden olsa üç ay sonrasını hayal eder, teselli bulurdum. Şimdi ise bu günler nasıl geçer hiç bilmiyorum. Annemin dualarını ve benim şifa ümitlerimi, varılacak tek kapının sahibine emanet ediyorum.



22 Haziran 2017 Perşembe

20 Haziran 2017 Salı


"daha güzel bir günde gel 
bugün paramparça oldum"

Çocuktum henüz. Annem birlikte yaptığımız uzun yürüyüşlerin ardından yorgunluğunu bir ahlat ağacının gölgesinde dinlendirirdi. Annemin hikâyesi böyle başlamalıydı. Size annemi tanıştıracak olsaydım, ilkin bu ağaç serinliğinden bahis açardım. Pencere önlerinde kuruttuğu naneleri, mushaf sayfalarında biriktirdiği gülleri, kapının üst eşiğine asılmış bir demet yayla çiçeğini, gurbetten gelen misafirlerini rengârenk reçeller ile uğurlayışını, evinin tüm imkânını bir tutam reyhan, bir pişirimlik kesme çorba ile ikram edişini anlatırdım.

Hikâyeyi biraz daha geriye götürecek olsaydım, şimdilerde bir yıkıntıya dönüşen iki katlı kargir bir ev ve içinde toza bulanmış birkaç parça eşya ile saat tamircisi bir baba ve kızlarını gelin ederken her birine göbeğinde kırmızı, küçücük bir taş olan çiçek motifli bir çift altın küpe hediye eden bir anneyi de kurguya dahil ederdim. Hatta o annenin bir çift nasihati gizli bir maharetle kızının kulağına küpe edişindeki ustalığından övgüyle bahsederdim.

Daha ileri gidecek olsaydım buradan bir hayat dersi bile çıkarırdım. Çünkü kadınlar arasında tevarüs eden şeyin yalnızca saçlarını nasıl ördükleri değil, talihin de nesilden nesile aktarıldığına inanırım. Belki de bu yüzden biz kadınlar, hayatta en çok annelerimize muhalifken, yaş aldıkça onlara dönüşürüz. Zamanla kendimiz ile annelerimizin bir ortalaması hâline geliriz. Tabi bu, onlarla aramızda ayrılıklar olmadığı mânâsına gelmez. Ne tuhaftır ki onlardan öğrenip de yaptığımız hiçbir şey, ona annemizin eli değmiş hissini vermez. Tamam olduğumuz yer, onun noksanına dahi yetişmez. Meselâ benim annem uzun uzun konuşmayı sevmez. O, görmüş geçirmiş olmanın verdiği ağırbaşlı bir temkinlilik ile hizasını muhafaza ederken ben hayat üzerine konuşmaya bayılırım. Fırsatını bulsam sürekli benden söz açarım. Kendinden bahsetmenin bir yerden sonra, bir türlü yutamadığın bir lokmayı ağzında çevirip durmaya benzediğini bilmeme rağmen, kendimi anlatmanın yollarını ararım.

Henüz genç sayılacak bir yaştayım. Çocukların artık pek uğramadığı okulun yorgun gölgesini, günlerdir bahçedeki ıhlamur ağacının altında, mezarlıktan gelen yasemin kokusuyla birlikte seyrediyorum. Annemin bir ağaç altında başlayan hikâyesine karşılık, belki benimkini de burada bir nihayete kavuştururum. 

Size kendimi tanıştıracak olsam akşam üzerinden, rüzgâra kapılan perdelerden ve yaz günlerinin güçlüğünden bahis açarım. Bir şeyin güçlüğünden ve içimde yer etmiş üzüntüsünden, tetikte duran bir felâketten ve felâketlerin cömertliğinden, ayrılık zamanlarının hüznünden, gidenin geride bıraktığı temsillerinden, başkalarında kat edemediğim mesafeleri onda kat etmekten, içimdeki kavuşmak hissini bir başkasının odasında, bir başkasının duvarında asılı bulmaktan ötürü duyduğum tedirginlikten; pişmanlık değil, belki değil, keşke değil, ama ille de göğsümü çatlatan bu şeyden, bu yekpare üzüntüden bahsederim. 

Bir şeyler yolunda gitmiyor, bu inkâr edilecek gibi değil. Ama nasıl oluyorsa bu aksaklık görüntünün kusursuzluğuna bir halel de getirmiyor. Başımıza gelenlerden bakiye olarak bize galiba bir alışmışlık hissi kalıyor. İnsanın yerini bildiği bir yara bir gün tekrar açılıyor ve iyileşirken bize, alışkanlık dediğimiz o teklifsiz miras refakat ediyor. Ümidini kesmek demeye dilim varmıyor. Çünkü orada olduğunu artık hatırlamadığımız ya da unutmak için kat kat sargılarla sardığımız bir yarayı ümit derinleştirir. Halbuki alışmak daha kolaydır ve kendiliğinden gerçekleşir. 

Ben kalbimin yerini merak ederken buldum ilk. Ondan önce, her şeyi olduğu gibi kabullenmenin ve dünyada hiçbir şey karşısında hayret etmemenin, benden başka kimsenin tahammül edemeyeceği bir sabır ve yalnız bana layık bir erdem oluşu ile övünürdüm. Sınanmadığı şeyin cehaletinin insanda bir kibir iktidarına dönüştüğünü sonradan öğrendim. Yine de merak ettim. Sonu sana çıkan bir yol, tek bir uçtan bile olsa kapanacağını ümid edebileceğim bir mesafe, dizinin dibine düşürecek bir bahane aradım. O mesafenin asla kapanamayacağını, kederine dahi layık olamayacağımı bile bile merak ettim. Bilmediğim o dili bir gün belki sökerim diye ümid ettim. Kendine zulmetmenin onlarca yolu vardı ama hiçbiri, aranızdaki mesafeyi kapatamayacağını bildiğin şeyi ömrünce beklemek kadar vurucu değildi; ben yine de ısrar ettim. Sana duyduğum hayranlıktan neredeyse kalbim çatlayacaktı. Ama şimdi ne bir yol, ne de bir ümit kaldı. İçimdeki menzile açılan kapı kapandı. Anahtar çevrildi, kapı arkadan sürgülendi. Bu defa hissettim o kesinliği. Beklemek basireti bağlıyordu, doğru; ancak dürüst olmak gerekir ki nasip dediğimiz şeyde geç kalmanın yeri yoktu. Benim olan şey, bana muhakkak bir kolaylıkla gelirdi. Eğer benimse, benim nasibimse, mecrasını şaşırmazdı. Aksi hâlde bütün dünya bir olur, onu zaten benden uzaklaştırırdı. Bana ait olmayanın bana bir türlü kavuşmayacağını biliyordum. Bu yokluğun bende açacağı yarayı ise asla tahmin etmiyordum. Sevmek kısmet, kavuşmak dilek, ayrılık sabır, ölüm sınavdı. Tevekkül dersen tek çareydi ama hakîkatte o da bir bakıma yorgunluktu. Güç yetiremediğimiz bir kaderin peşinde nefese nefese, durmaksızın koşuyordu.

Bu dünyada umduğunu bulamamak, bulduğunu hiç ummamış olmak, başına gelene râzı olamamak, râzı olmadığına ses çıkaramamak insana derin bir güceniklik olarak yetiyor. Aynı yerden vurulmak, insana belini doğrultamayacağı bir yük ve artık faydasız bir tecrübeden daha fazlasını maalesef vaad etmiyor. Halbuki kimse sorsanız size; belaya sabır, zorluğa tahammül göstermek, düşünce kalkmak, yenilince tekrar denemek ile eninde sonunda kazanmak arasındaki görünmez ve hakiki bağı savunacaktır. Ancak bu bağ; bütün hevesleri kırılmış, arzuları elinden alınmış bir kalbin yenildiği, üstelik güzellikle yenildiği, burdan çıkan kazancın yalnız muzaffer bir yenilgi olduğu hakîkâtini değiştirmeyecektir. Bundan sonrası artık meraksız ve yavan bir bekleyiştir.

Bugüne dek peşimi hiç bırakmayan ve bana annemden geçtiğine inandığım bu çok incinmiş ve kırılmış hâl belki de ortak bir kaderdir. Bütün kadınlar, bu ortak kaderden payına düşeni günü gelince muhakkak alacaktır. Bir anneye sahip olmak, bir yerden sonra yolu onun gibi yürümek, onun gibi yol almaktır. "Belki de bu mutlak soya çekim, günü gelince herşeyi bir kenara bırakıp "annem olsa ne yapardı?" sorusuna cevap bulmaktır."



13 Mart 2017 Pazartesi

Yirmili yaşlardayken, otuzdan sonra da bir hayatın olacağı fikri tuhaf geliyor. Bir kitabın bitmesi, bir filmin sona ermesi, bir devrin kapanması gibi otuz yaşına bastığım gün benim de hikâyem neticeye kavuşacakmış gibi hissediyordum. Ölmekten bahsetmiyorum tam olarak, bu öyle bir şey değil asla. Ama bir yerde vazifesini tamamlamış, bir muradı varsa ona kavuşmuş gibi bir nihayeti kastediyorum esasında. Gençlik şımarıklığı değil; "onca uzun zaman ne yapar insan, ne maksat ile yaşar" sorusunun karşılığını bulamamaktan ileri geliyor bu galiba. Çünkü otuz yıl, görüp geçireceğimiz çok şeyin sığacağı bir zaman aralığıydı. Hatta uzun sayılacak bir ömürdü hakkıyla yaşandığında. Arkamda bırakacak mühim bir işim olsa, ya da yarım kalacak bir meselem, belki ben de biraz daha ömür dilerdim gelecek günlerden.

Şimdi ardıma bakıyorum ve bana yaşadığımı hissettiren tek şeyin üzüntüden kahrolduğum günler olduğunu görüyorum. Bir hikâye sahibi olmakla hiç incinmeden yaşamak arasında bir tercih yapmak gerektiğinde, perişan olma pahasına tekrar tekrar üzülmeyi seçerim diye düşünüyorum, bütün muhtemel senaryolarda. Hayatta her şey kayıp kazanç dengesiyle açıklanmıyor zira. Zaten ömür de tam biriyle baş etmeyi öğrenmişken, diğer tarafta gizli gizli yara açmak değil midir bir bakıma? Bir şeyin döngüsünden bahsedilecekse illa bu, bir yerden yaralanmak, yara almak olmalıdır her defasında.

5 Mart 2017 Pazar

"seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere"

Hareket kederi dağıtıyor. Ada vapurundan inerken neredesin diye soracak arama ve mesajlara önlem olarak telefonumu kapatıyorum ve pastanenin yerini hatırlamaya çalışıyorum ilkin. Hafızamdan olmasam da ayaklarımın beni götüreceği yerden eminim. Sahilde mimoza satan yaşlı kadını arıyor gözlerim. Göremeyince ilk köşeden sağa dönüp pastanenin olduğu sokağa çıkıyorum. İçerideki aynaları görünce burası işte diye düşünüp kapıdan giriyorum. Dere otlu poğaçalarımı ve lokumlu kurabiyelerimi alıp sahildeki çay bahçesine geçiyorum. Güneş yalnızca ön taraftaki masalara ulaşabiliyor, arkadakiler karanlık ve serin bir gölgede kalıyor. Masalardan birinde kadınlar kahvelerini içip gülüşüyorlar. Bir masaya da ben ilişiyorum, bir fincan çay istiyorum. Poğaçaları çıkarır çıkarmaz önce iki kedi gelip kuruluyor sandalyelere. Sonra siyah çelimsiz bir köpek uğruyor yanıma. Vapurdan inenleri izliyoruz birlikte. Her bir kız çocuğunun saçında çiçekli taçlardan var. Anneleri ise başları dik ve umursamaz görünüyorlar. Oyalanmadan meydana çıkıyorum. Her zamankinin aksine sol taraftaki caddeden içeri giriyorum bu defa. Yürüyorum. Sokak sokak saatlerce yürüyorum. Görkemli ve vakur köşklerin arasından, kaldırımlar ile bahçe arasına çekilen demir çitlerin çizdiği mesafenin soğukluğunu en yalın hâliyle hissederek yürüyorum. Marketten elinde poşetlerle dönen orta yaş üstü, düşünceli kadınlar, ortalama yirmi dakikada bir geçen faytonlar dışında kimse yok sokaklarda. Caddeyi bırakıp hafif bir tırmanışla başka bir köşkün önüne çıkan sokağa kıvrılıyorum. Bahçelerde ferforje masa ve sandalyeler, bazen salıncaklar boş; yüksek kapılar ve panjurlarsa hep sıkı sıkıya kapalılar. Biraz ilerleyip bir sokaktan daha içeri giriyorum. Sağda evler yine sıra sıra, hepsi betondan, kimisi birkaç daireli apartman. Sol taraf orman, yine yüksek bir çitle çevrilmiş. Kafamı kaldırıyorum, yeni yeni açmaya başlayan mimozalarla göz göze geliyorum. Uzayan kış ve soğuk havalar onları da geciktirmiş. Yürüyorum, ben yürüdükçe zaman genişliyor sanki. Bir köşeye geliyorum. Onlarca yağ tenekesinin içinde filizlenmeye başlamış fideler, beşerli veya altışarlı sıralar hâlinde yeşil bir brandanın önüne dizilmişler. Annemi, çiçeklerini yoğurt ve böyle yağ tenekelerine fideleyişini anımsayıp gülümsüyorum. Yoluma devam ediyorum. Bahçelerde yaprakları süpüren, müstakbel baharla birlikte bahçeleri sahipleri için hazırlayan adamlar dışında ses yok. Önüme iki sokağın kesiştiği yerde kurulmuş bir tarafı beyaz boyalı diğer tarafı ahşabın kendi rengiyle kalmış köşkle karşılaşıyorum. Yazgülü ve Sakarya sokaklarının tabelalarının altında bir bank görüyorum. Bir an yer ayağımın altından çekilip geri geliyor sanki. Mevsim geçişi nedeniyle her yıl bu vakitlerde musallat olan ve beni on gündür tedirgin eden baş dönmesi burada bir kez daha beni yakalıyor. Yorgunluğumu dinlendirmek üzere banka yaklaşırken köşkün beyaz yüzünün dönük olduğu sokakta, köşke ve bahçedeki portakal ağaçlarına nazır başka bir bank görüyorum. Oturmak için orayı tercih ediyorum. Çantamdaki damla sakızlı kurabiyeleri hatırlıyorum. Bir ânın tadını çıkarmak için bundan daha iyi bir imkân bulamazdım diyorum içimden. Dinlenip bir müddet sonra ayrılıyorum oradan da Önce sahile iniyorum. Bir demet mimoza bulabilmek için bir kez daha yürüyorum iskelede. Kimseyi göremeyince meydana çıkıp bu defa da sağ taraftan ilerliyorum. Denizi yukarıdan gören kafelerden birine giriyorum. Burada da pek kimse yok. Mevsimin ve hafta içi olmasının sebep olduğu sükûnete minnet duyarak bir masa seçiyorum. Son zamanlarda bu meseleyi epey abarttığımın farkında olarak, önümüzdeki günlerde peydahlanacak mide kramplarını da şimdilik göze alarak bir kahve söylüyorum. Arada ajandamı çıkarıp oturduğum yerde halledebileceğim işleri de yoluna koyuyorum. Sanki hayatta her şeye geç kalan ben değilmişim gibi meselelerin bir sonraki vakte kalmaması için mesaime burada da yer veriyorum. Uzun sürmüyor neyse ki. Düşünmenin ve bir türlü içinden çıkamamanın faydasızlığına öyle imân etmişim ki burada sadece zamanı yaşıyorum. Vapurun saati yaklaşıyor, bir sonraki motorla gitmeye kendimi iknâ edip bir tur daha dolaşmak üzere ayrılıyorum mekândan. Birkaç sokağa girip çıktıktan sonra Hamidiye Camii'ni buluyorum. Namazdan sonra avludaki banklarda biraz soluklanıp tekrar iskeleye iniyorum. Mimoza satan kadınlar veya çocuklar hâlâ ortalarda yoklar. Israr etmenin mânâsızlığını anlayıp anladığına aldırmayarak motora biniyorum. Motor Kadıköy'e yanaşırken tam dalamadığım bir hayalden uyanır gibi kendime dönüyorum. Daha bir saat evvel genişleyen zaman burada dolu dizgin akmaya başlıyor sanki. Önce bir demet nergis alıp Esma'yla tanışmak üzere Zeynep'e uğruyorum. Henüz bir günlük bir bebeğin göğsünün hızlıca inip kalkışındaki ferahlığı dinliyorum. İlk o zaman fark ediyorum. Ne zamandır içimde tuttuğum nefesi, ben sanki bugün, bunca zamandan sonra, ancak verebiliyorum.

Mart 3, 2017

11 Ocak 2017 Çarşamba

Dünyada kahramanlık ya da zafer ile tavsif edilemeyecek bir şey varsa o da bir insanın gönlünü incitme cesaretidir. Sizi aynı sokaktan geçtiğiniz, mahallenin marketinde birlikte alışveriş yaptığınız, aynı kafede bitişik masalarda oturduğunuz, bankada peş peşe sıra beklediğiniz, yanından öylece geçip gittiğiniz kimseler üzmez. Bu dünyada içinizi paramparça etme kudreti, her fırsatta sizi ne çok sevdiğini dile getiren kimselerin elindedir sadece. Onlar -elbette sağ olsunlar, hep var olsunlar, eksik olmasınlar- bu kudreti hoyratça kullanmaktan asla imtinâ etmezler. Aranızdaki tüm samimiyeti çiğneyip sizi zaafları ile vurmaktan asla çekinmezler. Kendilerini hizaya çekemedikleri meselelerde asla bozulmamış niyetlerini temize çıkarıp ortadaki kabahati yakıştırabilecekleri biri olarak sizi harcamakta bir beis görmezler. Başkalarına büyük bir cömertlikle lutfettikleri zamanı ve merhameti, sıra size gelince titizlikle hesap etmek isterler. Başkaları ile olan dostluklarının, aliyyül âlâ derecesindeki muhabbetlerinin etrafta bilinmesinin, takdir edilmesinin, bir sakıncası yokken, sizi bir dost olarak teşrif etme bahtını sizden esirgerler. Bir güzelliğe ya da bir hüzne onu ortak etme hevesinizi söndürür, ciğerinizi de söker elinize verirler. Endişenize teselli, derdinize çare, canınıza şenlik, neşenizde birlik olmazlar. Bir kusurunuz olmasa bile değerinizi düşürecek bir noksan, kötü bir niyet muhakkak bulurlar ve sizi tam da oradan, en emin olduğunuz yerden, bir gün muhakkak vururlar.