13 Mart 2017 Pazartesi

Yirmili yaşlardayken, otuzdan sonra da bir hayatın olacağı fikri tuhaf geliyor. Bir kitabın bitmesi, bir filmin sona ermesi, bir devrin kapanması gibi otuz yaşına bastığım gün benim de hikâyem neticeye kavuşacakmış gibi hissediyordum. Ölmekten bahsetmiyorum tam olarak, bu öyle bir şey değil asla. Ama bir yerde vazifesini tamamlamış, bir muradı varsa ona kavuşmuş gibi bir nihayeti kastediyorum esasında. Gençlik şımarıklığı değil; "onca uzun zaman ne yapar insan, ne maksat ile yaşar" sorusunun karşılığını bulamamaktan ileri geliyor bu galiba. Çünkü otuz yıl, görüp geçireceğimiz çok şeyin sığacağı bir zaman aralığıydı. Hatta uzun sayılacak bir ömürdü hakkıyla yaşandığında. Arkamda bırakacak mühim bir işim olsa, ya da yarım kalacak bir meselem, belki ben de biraz daha ömür dilerdim gelecek günlerden.

Şimdi ardıma bakıyorum ve bana yaşadığımı hissettiren tek şeyin üzüntüden kahrolduğum günler olduğunu görüyorum. Bir hikâye sahibi olmakla hiç incinmeden yaşamak arasında bir tercih yapmak gerektiğinde, perişan olma pahasına tekrar tekrar üzülmeyi seçerim diye düşünüyorum, bütün muhtemel senaryolarda. Hayatta her şey kayıp kazanç dengesiyle açıklanmıyor zira. Zaten ömür de tam biriyle baş etmeyi öğrenmişken, diğer tarafta gizli gizli yara açmak değil midir bir bakıma? Bir şeyin döngüsünden bahsedilecekse illa bu, bir yerden yaralanmak, yara almak olmalıdır her defasında.

5 Mart 2017 Pazar

"seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere"

Hareket kederi dağıtıyor. Ada vapurundan inerken neredesin diye soracak arama ve mesajlara önlem olarak telefonumu kapatıyorum ve pastanenin yerini hatırlamaya çalışıyorum ilkin. Hafızamdan olmasam da ayaklarımın beni götüreceği yerden eminim. Sahilde mimoza satan yaşlı kadını arıyor gözlerim. Göremeyince ilk köşeden sağa dönüp pastanenin olduğu sokağa çıkıyorum. İçerideki aynaları görünce burası işte diye düşünüp kapıdan giriyorum. Dere otlu poğaçalarımı ve lokumlu kurabiyelerimi alıp sahildeki çay bahçesine geçiyorum. Güneş yalnızca ön taraftaki masalara ulaşabiliyor, arkadakiler karanlık ve serin bir gölgede kalıyor. Masalardan birinde kadınlar kahvelerini içip gülüşüyorlar. Bir masaya da ben ilişiyorum, bir fincan çay istiyorum. Poğaçaları çıkarır çıkarmaz önce iki kedi gelip kuruluyor sandalyelere. Sonra siyah çelimsiz bir köpek uğruyor yanıma. Vapurdan inenleri izliyoruz birlikte. Her bir kız çocuğunun saçında çiçekli taçlardan var. Anneleri ise başları dik ve umursamaz görünüyorlar. Oyalanmadan meydana çıkıyorum. Her zamankinin aksine sol taraftaki caddeden içeri giriyorum bu defa. Yürüyorum. Sokak sokak saatlerce yürüyorum. Görkemli ve vakur köşklerin arasından, kaldırımlar ile bahçe arasına çekilen demir çitlerin çizdiği mesafenin soğukluğunu en yalın hâliyle hissederek yürüyorum. Marketten elinde poşetlerle dönen orta yaş üstü, düşünceli kadınlar, ortalama yirmi dakikada bir geçen faytonlar dışında kimse yok sokaklarda. Caddeyi bırakıp hafif bir tırmanışla başka bir köşkün önüne çıkan sokağa kıvrılıyorum. Bahçelerde ferforje masa ve sandalyeler, bazen salıncaklar boş; yüksek kapılar ve panjurlarsa hep sıkı sıkıya kapalılar. Biraz ilerleyip bir sokaktan daha içeri giriyorum. Sağda evler yine sıra sıra, hepsi betondan, kimisi birkaç daireli apartman. Sol taraf orman, yine yüksek bir çitle çevrilmiş. Kafamı kaldırıyorum, yeni yeni açmaya başlayan mimozalarla göz göze geliyorum. Uzayan kış ve soğuk havalar onları da geciktirmiş. Yürüyorum, ben yürüdükçe zaman genişliyor sanki. Bir köşeye geliyorum. Onlarca yağ tenekesinin içinde filizlenmeye başlamış fideler, beşerli veya altışarlı sıralar hâlinde yeşil bir brandanın önüne dizilmişler. Annemi, çiçeklerini yoğurt ve böyle yağ tenekelerine fideleyişini anımsayıp gülümsüyorum. Yoluma devam ediyorum. Bahçelerde yaprakları süpüren, müstakbel baharla birlikte bahçeleri sahipleri için hazırlayan adamlar dışında ses yok. Önüme iki sokağın kesiştiği yerde kurulmuş bir tarafı beyaz boyalı diğer tarafı ahşabın kendi rengiyle kalmış köşkle karşılaşıyorum. Yazgülü ve Sakarya sokaklarının tabelalarının altında bir bank görüyorum. Bir an yer ayağımın altından çekilip geri geliyor sanki. Mevsim geçişi nedeniyle her yıl bu vakitlerde musallat olan ve beni on gündür tedirgin eden baş dönmesi burada bir kez daha beni yakalıyor. Yorgunluğumu dinlendirmek üzere banka yaklaşırken köşkün beyaz yüzünün dönük olduğu sokakta, köşke ve bahçedeki portakal ağaçlarına nazır başka bir bank görüyorum. Oturmak için orayı tercih ediyorum. Çantamdaki damla sakızlı kurabiyeleri hatırlıyorum. Bir ânın tadını çıkarmak için bundan daha iyi bir imkân bulamazdım diyorum içimden. Dinlenip bir müddet sonra ayrılıyorum oradan da Önce sahile iniyorum. Bir demet mimoza bulabilmek için bir kez daha yürüyorum iskelede. Kimseyi göremeyince meydana çıkıp bu defa da sağ taraftan ilerliyorum. Denizi yukarıdan gören kafelerden birine giriyorum. Burada da pek kimse yok. Mevsimin ve hafta içi olmasının sebep olduğu sükûnete minnet duyarak bir masa seçiyorum. Son zamanlarda bu meseleyi epey abarttığımın farkında olarak, önümüzdeki günlerde peydahlanacak mide kramplarını da şimdilik göze alarak bir kahve söylüyorum. Arada ajandamı çıkarıp oturduğum yerde halledebileceğim işleri de yoluna koyuyorum. Sanki hayatta her şeye geç kalan ben değilmişim gibi meselelerin bir sonraki vakte kalmaması için mesaime burada da yer veriyorum. Uzun sürmüyor neyse ki. Düşünmenin ve bir türlü içinden çıkamamanın faydasızlığına öyle imân etmişim ki burada sadece zamanı yaşıyorum. Vapurun saati yaklaşıyor, bir sonraki motorla gitmeye kendimi iknâ edip bir tur daha dolaşmak üzere ayrılıyorum mekândan. Birkaç sokağa girip çıktıktan sonra Hamidiye Camii'ni buluyorum. Namazdan sonra avludaki banklarda biraz soluklanıp tekrar iskeleye iniyorum. Mimoza satan kadınlar veya çocuklar hâlâ ortalarda yoklar. Israr etmenin mânâsızlığını anlayıp anladığına aldırmayarak motora biniyorum. Motor Kadıköy'e yanaşırken tam dalamadığım bir hayalden uyanır gibi kendime dönüyorum. Daha bir saat evvel genişleyen zaman burada dolu dizgin akmaya başlıyor sanki. Önce bir demet nergis alıp Esma'yla tanışmak üzere Zeynep'e uğruyorum. Henüz bir günlük bir bebeğin göğsünün hızlıca inip kalkışındaki ferahlığı dinliyorum. İlk o zaman fark ediyorum. Ne zamandır içimde tuttuğum nefesi, ben sanki bugün, bunca zamandan sonra, ancak verebiliyorum.

Mart 3, 2017

11 Ocak 2017 Çarşamba

Dünyada kahramanlık ya da zafer ile tavsif edilemeyecek bir şey varsa o da bir insanın gönlünü incitme cesaretidir. Sizi aynı sokaktan geçtiğiniz, mahallenin marketinde birlikte alışveriş yaptığınız, aynı kafede bitişik masalarda oturduğunuz, bankada peş peşe sıra beklediğiniz, yanından öylece geçip gittiğiniz kimseler üzmez. Bu dünyada içinizi paramparça etme kudreti, her fırsatta sizi ne çok sevdiğini dile getiren kimselerin elindedir sadece. Onlar -elbette sağ olsunlar, hep var olsunlar, eksik olmasınlar- bu kudreti hoyratça kullanmaktan asla imtinâ etmezler. Aranızdaki tüm samimiyeti çiğneyip sizi zaafları ile vurmaktan asla çekinmezler. Kendilerini hizaya çekemedikleri meselelerde asla bozulmamış niyetlerini temize çıkarıp ortadaki kabahati yakıştırabilecekleri biri olarak sizi harcamakta bir beis görmezler. Başkalarına büyük bir cömertlikle lutfettikleri zamanı ve merhameti, sıra size gelince titizlikle hesap etmek isterler. Başkaları ile olan dostluklarının, aliyyül âlâ derecesindeki muhabbetlerinin etrafta bilinmesinin, takdir edilmesinin, bir sakıncası yokken, sizi bir dost olarak teşrif etme bahtını sizden esirgerler. Bir güzelliğe ya da bir hüzne onu ortak etme hevesinizi söndürür, ciğerinizi de söker elinize verirler. Endişenize teselli, derdinize çare, canınıza şenlik, neşenizde birlik olmazlar. Bir kusurunuz olmasa bile değerinizi düşürecek bir noksan, kötü bir niyet muhakkak bulurlar ve sizi tam da oradan, en emin olduğunuz yerden, bir gün muhakkak vururlar.