29 Nisan 2014 Salı

Mevsimin değiştiğini sokağın başındaki küçük tezgahta meyvelerin değişmesiyle fark edebilmiştim. Hazirandı, akşam üzeriydi ve ben iyi haberlerini henüz almıştım. O an hayrete düşmedim; çok tedirgin, çok öfkeli, çok bedbaht, âh çok kırılmış da değildim. Kalktım, bir fincan kahve içtim ve salondaki parkeyi cilası sökülünceye kadar izledim. Çok sonradan fark edecektim, hiç tamamlanamayacak bir yerimden eksilmiştim. Anne karnından aceleyle sökülmüş gibi, birkaç ay geceleri dizlerimi karnıma çekip sabahı öyle bekledim. Ama bir türlü ellerimi koyacak bir yer bulamıyordum. Ne tuhaf, değil mi? İki diz kapağım vardı halbuki. Can havliyle sustum. Anlatmaya kıyamadığım bir kırgınlığa tâlip olmuştum. Oturdum ve kapalı bir perdenin ardından yaz bitsin diye bekledim. Sabahları, uzun sürecek bir kışın alâmetlerini aradım gökyüzünde. "Uzak" hiç bu kadar davetkâr olmamıştı ama ben kıpırdayamıyordum. Dünyanın en mutlu kadınları artık çiçekçiler değildi ve artık hatırlamak bir hatayı baştan almaya benziyordu. Aradan hayli zaman geçti, mevsim birkaç kez değişti. Şimdilerde içimde yine bir yaz telâşı ve aynı yerden kırılmanın endişesi var. Çünkü insan boş bulunuyor böyle havalarda. Bir yasemin kokusu tebelleş oluyor ve unutmayı dilediğim o günleri hatırlamaya çalışırken buluyorum kendimi. Olacak olan her şeyin esasında müstakbel bir "geçmiş"ten ibaret olduğunu fark ettiğimde ise yatışıyorum. Dünyanın diyorum böyle zamanlarda iyi tarafları da var aslında. Geçiciliğini beğeniyorum meselâ. Bir de tedbir diye muhtemel bir yanılgı ve pişmanlık hissi yerleştiriyorum köşe başlarına. İtinayla..

12 Nisan 2014 Cumartesi

incinmek sanatı

Bir zamanlar hissettiğin şeye hürmet etmek, kahreden bir kedere ömrünce mukayyet olmak mânâsına gelmez, biliyorum. Ancak duamın bir yerinde Tanrıya, tesellisi olmayan bir ânın hasretinden bahsetmişim gibi her gün aynı yerden kırılıyorum. Oysa ilk zamanlar yalnızca kalbimin katılaşmasından endişe ettim. Bir de şu dünya başıma yıkılsın diye çok bekledim. Ne delilik değil mi! Kendine zulmetmenin onlarca yolu var. Ama hiçbiri olmayacağını bile bile beklemek kadar süfli ve vurucu değil. Yaşadığım şeyin ardında kalan olmak, eski bir fotoğraftan hoyrat bir makasla oyulmak gibiydi. Önce saçımın bir parçası ayrıldı benden, sonra omzumda bir kesik peydah oldu. Yanağımı ise fotoğrafta unuttular. Eksildim. Bir müddet sonra uzun sürmüşlüğü ile övündüğüm o hikâye, bir kusuru muhafaza etmek dışındaki bütün mânâlarını kaybetti. Kalbimi işgal eden görkemli heyecan, 'meğer' ile başlayan kayıtsız bir cümlenin katline uğradı. Ama asıl acı olan şu ki, başıma gelenlere katlanabilmek için bile yaşadığım güzel bir ânın hatırasına muhtaç oldum. "Benim her şeye rağmen güzel bir hikâyem oldu" diyebilmenin yüreğime su serpecek mahiyette bir emniyet hissi taşıdığını inkâr edemem. O zaman ne ile avundum hatırlamıyorum. Ama şimdi bilmediğim bir şeyi özlemek dışında bana ne kaldı diye düşünüyorum yalnızca. Bir yığın iç parçalayıcı yokluk, hepsi bu. Sesini neredeyse unuttum diyebilirim. Tedirgin olduğunda ya da bir şeye dikkat kesildiğinde sağ kaşının yukarı doğru kıvrılması, öfkelendiğinde sol yanağında beliren yara izi, güldüğünde gözlerinin çukuruna çekilip küçülmesi dışında bir kayıt da kalmadı pek zihnimde. İnsanın hafızasından silinen şeylerin bir sıralaması da yok zaten biliyorsun. Ama gerçekliği tartışılmaz bir nokta var. Dünyada geçirdiğin bir ânın kıymeti yalnızca sana hissettirdiği kadar. Dahası ise bir kez daha incinmek demek.

haşiye

5 Nisan 2014 Cumartesi

Sevdiğim ve dilediğim şeylerin kaderimde olmama ihtimâliyle yüzleşmek, kurabileceğim en mükemmel cümlenin peşine, kendinden önceki her cümleyi noksanlıkla ithâm eden bir 'ama' yakıştırmak kadar vurucu oldu bayım, haklısınız. Genç denilebilecek bir yaşın neredeyse ortasındayım ve yaşadığım bu dehşetten beri mütemâdiyen eskiyorum. Sallanıp duran bir dişi muhtemel bir ağrıyı göze alarak diliyle gidip gelip ittirir gibi, fırsat bulduğum her ân, kaderle baş etmenin imkânını düşünüyorum. Abartıyorum bayım evet, çünkü ben gözünde büyütmek gibi rezil bir hassasiyetin mükellefiyim. Açıkçası bazen de hayret ediyorum. Bütün bu ahlâki zaaflar ve dünyalık hevesler nasıl oluyor da temize çekiliyor, bunca kelime varken anlaşmak neden bu denli zor aklım almıyor. Bilmiyorum farkında mısınız bayım, ama biz tekmil insanlar bir süredir büyük bir felâket olsun diye bekliyoruz. Gün içerisinde en çok huzursuzluktan besleniyoruz. Memnun olmak üzere gittiğimiz memleketlerde bile bir hayal kırıklığı arıyoruz. Birbirimizi perişanlığın sınırlarına kadar çekip sonra da iyi olmanın vebâlinden bahsediyoruz utanmadan. Üstelik her gün sevdiğimiz insanların kibrine tanık oluyoruz ve bu plastikliği hiç yadırgamadan hazmediyoruz. Önceliklerimiz bile bizi ele veriyor artık. İyi ki Tanrı değiliz bayım. Hatadan münezzehlik bize göre değil.