13 Mart 2017 Pazartesi

Yirmili yaşlardayken, otuzdan sonra da bir hayatın olacağı fikri tuhaf geliyor. Bir kitabın bitmesi, bir filmin sona ermesi, bir devrin kapanması gibi otuz yaşına bastığım gün benim de hikâyem neticeye kavuşacakmış gibi hissediyordum. Ölmekten bahsetmiyorum tam olarak, bu öyle bir şey değil asla. Ama bir yerde vazifesini tamamlamış, bir muradı varsa ona kavuşmuş gibi bir nihayeti kastediyorum esasında. Gençlik şımarıklığı değil; "onca uzun zaman ne yapar insan, ne maksat ile yaşar" sorusunun karşılığını bulamamaktan ileri geliyor bu galiba. Çünkü otuz yıl, görüp geçireceğimiz çok şeyin sığacağı bir zaman aralığıydı. Hatta uzun sayılacak bir ömürdü hakkıyla yaşandığında. Arkamda bırakacak mühim bir işim olsa, ya da yarım kalacak bir meselem, belki ben de biraz daha ömür dilerdim gelecek günlerden.

Şimdi ardıma bakıyorum ve bana yaşadığımı hissettiren tek şeyin üzüntüden kahrolduğum günler olduğunu görüyorum. Bir hikâye sahibi olmakla hiç incinmeden yaşamak arasında bir tercih yapmak gerektiğinde, perişan olma pahasına tekrar tekrar üzülmeyi seçerim diye düşünüyorum, bütün muhtemel senaryolarda. Hayatta her şey kayıp kazanç dengesiyle açıklanmıyor zira. Zaten ömür de tam biriyle baş etmeyi öğrenmişken, diğer tarafta gizli gizli yara açmak değil midir bir bakıma? Bir şeyin döngüsünden bahsedilecekse illa bu, bir yerden yaralanmak, yara almak olmalıdır her defasında.

5 Mart 2017 Pazar

"seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere"

Hareket kederi dağıtıyor. Ada vapurundan inerken neredesin diye soracak arama ve mesajlara önlem olarak telefonumu kapatıyorum ve pastanenin yerini hatırlamaya çalışıyorum ilkin. Hafızamdan olmasam da ayaklarımın beni götüreceği yerden eminim. Sahilde mimoza satan yaşlı kadını arıyor gözlerim. Göremeyince ilk köşeden sağa dönüp pastanenin olduğu sokağa çıkıyorum. İçerideki aynaları görünce burası işte diye düşünüp kapıdan giriyorum. Dere otlu poğaçalarımı ve lokumlu kurabiyelerimi alıp sahildeki çay bahçesine geçiyorum. Güneş yalnızca ön taraftaki masalara ulaşabiliyor, arkadakiler karanlık ve serin bir gölgede kalıyor. Masalardan birinde kadınlar kahvelerini içip gülüşüyorlar. Bir masaya da ben ilişiyorum, bir fincan çay istiyorum. Poğaçaları çıkarır çıkarmaz önce iki kedi gelip kuruluyor sandalyelere. Sonra siyah çelimsiz bir köpek uğruyor yanıma. Vapurdan inenleri izliyoruz birlikte. Her bir kız çocuğunun saçında çiçekli taçlardan var. Anneleri ise başları dik ve umursamaz görünüyorlar. Oyalanmadan meydana çıkıyorum. Her zamankinin aksine sol taraftaki caddeden içeri giriyorum bu defa. Yürüyorum. Sokak sokak saatlerce yürüyorum. Görkemli ve vakur köşklerin arasından, kaldırımlar ile bahçe arasına çekilen demir çitlerin çizdiği mesafenin soğukluğunu en yalın hâliyle hissederek yürüyorum. Marketten elinde poşetlerle dönen orta yaş üstü, düşünceli kadınlar, ortalama yirmi dakikada bir geçen faytonlar dışında kimse yok sokaklarda. Caddeyi bırakıp hafif bir tırmanışla başka bir köşkün önüne çıkan sokağa kıvrılıyorum. Bahçelerde ferforje masa ve sandalyeler, bazen salıncaklar boş; yüksek kapılar ve panjurlarsa hep sıkı sıkıya kapalılar. Biraz ilerleyip bir sokaktan daha içeri giriyorum. Sağda evler yine sıra sıra, hepsi betondan, kimisi birkaç daireli apartman. Sol taraf orman, yine yüksek bir çitle çevrilmiş. Kafamı kaldırıyorum, yeni yeni açmaya başlayan mimozalarla göz göze geliyorum. Uzayan kış ve soğuk havalar onları da geciktirmiş. Yürüyorum, ben yürüdükçe zaman genişliyor sanki. Bir köşeye geliyorum. Onlarca yağ tenekesinin içinde filizlenmeye başlamış fideler, beşerli veya altışarlı sıralar hâlinde yeşil bir brandanın önüne dizilmişler. Annemi, çiçeklerini yoğurt ve böyle yağ tenekelerine fideleyişini anımsayıp gülümsüyorum. Yoluma devam ediyorum. Bahçelerde yaprakları süpüren, müstakbel baharla birlikte bahçeleri sahipleri için hazırlayan adamlar dışında ses yok. Önüme iki sokağın kesiştiği yerde kurulmuş bir tarafı beyaz boyalı diğer tarafı ahşabın kendi rengiyle kalmış köşkle karşılaşıyorum. Yazgülü ve Sakarya sokaklarının tabelalarının altında bir bank görüyorum. Bir an yer ayağımın altından çekilip geri geliyor sanki. Mevsim geçişi nedeniyle her yıl bu vakitlerde musallat olan ve beni on gündür tedirgin eden baş dönmesi burada bir kez daha beni yakalıyor. Yorgunluğumu dinlendirmek üzere banka yaklaşırken köşkün beyaz yüzünün dönük olduğu sokakta, köşke ve bahçedeki portakal ağaçlarına nazır başka bir bank görüyorum. Oturmak için orayı tercih ediyorum. Çantamdaki damla sakızlı kurabiyeleri hatırlıyorum. Bir ânın tadını çıkarmak için bundan daha iyi bir imkân bulamazdım diyorum içimden. Dinlenip bir müddet sonra ayrılıyorum oradan da Önce sahile iniyorum. Bir demet mimoza bulabilmek için bir kez daha yürüyorum iskelede. Kimseyi göremeyince meydana çıkıp bu defa da sağ taraftan ilerliyorum. Denizi yukarıdan gören kafelerden birine giriyorum. Burada da pek kimse yok. Mevsimin ve hafta içi olmasının sebep olduğu sükûnete minnet duyarak bir masa seçiyorum. Son zamanlarda bu meseleyi epey abarttığımın farkında olarak, önümüzdeki günlerde peydahlanacak mide kramplarını da şimdilik göze alarak bir kahve söylüyorum. Arada ajandamı çıkarıp oturduğum yerde halledebileceğim işleri de yoluna koyuyorum. Sanki hayatta her şeye geç kalan ben değilmişim gibi meselelerin bir sonraki vakte kalmaması için mesaime burada da yer veriyorum. Uzun sürmüyor neyse ki. Düşünmenin ve bir türlü içinden çıkamamanın faydasızlığına öyle imân etmişim ki burada sadece zamanı yaşıyorum. Vapurun saati yaklaşıyor, bir sonraki motorla gitmeye kendimi iknâ edip bir tur daha dolaşmak üzere ayrılıyorum mekândan. Birkaç sokağa girip çıktıktan sonra Hamidiye Camii'ni buluyorum. Namazdan sonra avludaki banklarda biraz soluklanıp tekrar iskeleye iniyorum. Mimoza satan kadınlar veya çocuklar hâlâ ortalarda yoklar. Israr etmenin mânâsızlığını anlayıp anladığına aldırmayarak motora biniyorum. Motor Kadıköy'e yanaşırken tam dalamadığım bir hayalden uyanır gibi kendime dönüyorum. Daha bir saat evvel genişleyen zaman burada dolu dizgin akmaya başlıyor sanki. Önce bir demet nergis alıp Esma'yla tanışmak üzere Zeynep'e uğruyorum. Henüz bir günlük bir bebeğin göğsünün hızlıca inip kalkışındaki ferahlığı dinliyorum. İlk o zaman fark ediyorum. Ne zamandır içimde tuttuğum nefesi, ben sanki bugün, bunca zamandan sonra, ancak verebiliyorum.

Mart 3, 2017

11 Ocak 2017 Çarşamba

Dünyada kahramanlık ya da zafer ile tavsif edilemeyecek bir şey varsa o da bir insanın gönlünü incitme cesaretidir. Sizi aynı sokaktan geçtiğiniz, mahallenin marketinde birlikte alışveriş yaptığınız, aynı kafede bitişik masalarda oturduğunuz, bankada peş peşe sıra beklediğiniz, yanından öylece geçip gittiğiniz kimseler üzmez. Bu dünyada içinizi paramparça etme kudreti, her fırsatta sizi ne çok sevdiğini dile getiren kimselerin elindedir sadece. Onlar -elbette sağ olsunlar, hep var olsunlar, eksik olmasınlar- bu kudreti hoyratça kullanmaktan asla imtinâ etmezler. Aranızdaki tüm samimiyeti çiğneyip sizi zaafları ile vurmaktan asla çekinmezler. Kendilerini hizaya çekemedikleri meselelerde asla bozulmamış niyetlerini temize çıkarıp ortadaki kabahati yakıştırabilecekleri biri olarak sizi harcamakta bir beis görmezler. Başkalarına büyük bir cömertlikle lutfettikleri zamanı ve merhameti, sıra size gelince titizlikle hesap etmek isterler. Başkaları ile olan dostluklarının, aliyyül âlâ derecesindeki muhabbetlerinin etrafta bilinmesinin, takdir edilmesinin, bir sakıncası yokken, sizi bir dost olarak teşrif etme bahtını sizden esirgerler. Bir güzelliğe ya da bir hüzne onu ortak etme hevesinizi söndürür, ciğerinizi de söker elinize verirler. Endişenize teselli, derdinize çare, canınıza şenlik, neşenizde birlik olmazlar. Bir kusurunuz olmasa bile değerinizi düşürecek bir noksan, kötü bir niyet muhakkak bulurlar ve sizi tam da oradan, en emin olduğunuz yerden, bir gün muhakkak vururlar.

22 Ekim 2016 Cumartesi

üzgünlük bahsi

İnsan bir pencere de göğsüne açmak istiyor. Bir dağı kucakladım. Bir nehre su verdim. Bir yokuşu düzlüğe, bir kapıyı eşiğe eriştirdim. Dünya denilen bu modası geçmiş yerde, kendime ömür denilen bir elbise biçtim. Yaşımla ölçtüm zamanı. Hiç yoktan vardım. Her sabah nasıl olsa uyanacağım diye, her gece kesinlikle uyumalıydım.

İnsan aldığı nefes göğe kavuşsun istiyor. Bir endişeyi besledim. Bir acıyı kavradım. Bir sabırdan biraz tahammül, bir rüyadan biraz hâtırâ ayırdım. Her kitaptan bir kahraman, her şarkıdan bir düş çıkardım. Birkaç sözcük aralamalı, bir mânâya biraz genişlik katmalıydım. Bilmediğim o dili bir gün söker miyim diye, her gün her gece yeniden okumalıydım.

İnsan hastalığı ve hayal kırıklığını ayaküstü atlatmak istiyor. Bir kırgınlık terk ettim. Bir ayrılığı mağlup ettim. Bir yalnızlık bağışladım, ummadığım bir yenilgiyi karşıladım. Bulamamak pahasına aradım, unutmak pahasına hatırladım. Kederi bir misafir gibi ağırladım, neşeyi başımdan savdım. Dert denilen bu sonsuz sermaye hiç tükenmesin diye, ben seni sevmeye her gün yeniden, yeniden başladım.



13 Ekim 2016 Perşembe



Dünyanın bütün yenilgileri hakikâtte insanın kendine hak vermesi ile başlıyor. İnsan kendisiyle girdiği muharebeden zafer sandığı mutlak bir bozgunla çıkabiliyor.
Otuz yaşıma gün sayıyorum. Çok görmüş geçirmiş, büyük acılar göğüslemek zorunda kaldığım zamanlardan geçmiş değilim. Bu kadar toy, bunca sınanmamışken, birilerinin çıkıp da "sen çok güçlüsün" demesine artık katlanamıyorum. Eskiden insanların bu teveccühünü bir madalyon gibi gururla taşırdım. Şimdi ise kuyruğu dik tutmanın o kadar da matah bir şey olmadığını biliyorum. Neden kendime "ben bu kadarım" diyeceğim bir genişlik bırakmadım, bir türlü cevap bulamıyorum. Bir lanete uğramış gibi, risk almamanın, alamamanın konforunu asla terk etmiyorum. Kendime hesabını verememekten korktuğum hiçbir işe yanaşmıyorum. 
Ben bunca zamandır bütün kararlarımı, kendimle aram açılmasın diye öyle alıyorum. Hata yapma ihtimalinin insana bahşedilmiş ne kıymetli bir lütuf olduğu gerçeğini kalbime bir türlü indiremiyorum. 
..
Her şeyi ince ince düşünüp hesap ediyorum da, durup durup kendimi anlatmanın faydasızlığına bir türlü ikna olamıyorum.

5 Eylül 2016 Pazartesi

İnsan yanılmaya ilkin kendinden başlıyor, bilin istiyorum. Her şeyin ölçüsü benim zannediyor, hata ediyor. Meselâ ben, başkasına dair fikir yürüteceksem hemen kendimden pay biçiyorum. Bir şeyin ayıplığı kesinse bana göre, başkası da onu ayıp görüyor sanıyorum. Bana göre bir haksızlık varsa bir meselede, o haksızlık başkasının da canını yakıyor muhakkak, onu öyle biliyorum. Bir yanlışlık var bu işte, bak gün gibi ortada diyorum. Başkası koşup yetişiyor imdadıma, seviniyorum. Kendimden kötülük diye neyi ummuyorsam, başkasının da göstermediği yüzü orasıdır biliyorum. Ne bulamıyorsam kendimde fedakârlık ve dostluk adına, başkası muhakkak sahiptir ona, yemin ediyorum. Başkası o kadar mükemmel, başkası o kadar dost, başkası o kadar mütevazı. Beni başkasından ayıran en zayıf taraf ben olmanın faydasızlığı. Bir yer var içimde, benden sık sık şüphe ediyorum. Ama söz başkasına gelecek olsa, hiç düşünmeden ona kefalet diliyorum. Bende bir iyilik varsa başkasında ondur. Ben ne sanmıyorsam beni, başkası tam olarak odur.
Bak burası bir hiza, bu kez elimle çiziyorum. Ben ne zaman "başkası" düşlesem, beni ilk o hizaya çekiyorum.

11 Nisan 2016 Pazartesi

sarhoş atlar

Dünya artık ne zevk veriyor ne de elem. Varlığımıza nüfuz edecek, bizi burada incitecek hiçbir şey kalmadı. Göğü başımıza devirdik. Bastığımız toprağı incittik. Gördüğümüz, duyduğumuz her hâdiseye sabır dediğimiz eşsiz bir erdemle tahammül ettik. Üzüldük, çoğu kez kırıldık da üstelik. Ama bekledik. Beklemek, gidebileceğin başka yerler varken olduğun yerde kalma hâli ise eğer, biz hiç gidebileceğimiz başka bir yer hesap etmedik. Kontrol edebildiğimiz hizanın konforunu asla terk edemedik. Beklemek eğer bu ise, eğer böylesi sadakatse, hakikatte pek marifet sayılmazdı, bilmedik. Tanrı başka türlüsünü mümkün kılacak kudret bahşetmişken, biz mânilere iknâ olup gönlümüze layık dertler edindik. Kederlerimizi sevdik. Şiddetlendikçe de herkes bilsin istedik. Çünkü anlatmak bizi iyi edecekti. Sıhhatimizin imkânı ille ondan bahsetmekti. Günlerce yazdık. Yazdıkça derdimizin müptelâsı olduk. Hayranlığımız mukavemetimizi kırdı. Teslimiyet tesellimiz oldu. Teselli bulmakla teskin olduk. Biz, bu meydan harbinin sarhoş atları, aslında hikâyenin daha en başında perişandık. Ve tüm bu perişanlığımızla, yaşamak denilen bir bozguna uğradık.

haşiye

27 Şubat 2016 Cumartesi

Meseleyi bir çözüme kavuşturamadım, ama bu defa adını koyuyorum. Kendimle girdiğim bu göğüs göğüse harpten, ben yine mağlup ayrılıyorum. Bir koşulu ya da vaziyeti değiştiremeyeceğini bilmek, insana kırgın bir rehavet veriyor. Ümitsizliğin bu emniyet hissini nasıl verebildiğini, insanın bir yenilgiden böyle coşkuyla nasıl dönebileceğini kendime bir türlü izah edemiyorum. Kendime bile söyleyemediğim bu sırrı bir gün açık edersem diye, hazırda bekletilen bir dikiş kutusu gibi, ağız denilen sonsuz bir yarayı dikiyorum. Gözyaşına teselli olan bir mendili, ayrılıktan bağışlayıp da ipeğe kavuşturamıyorum. Birinin yalnızca nasılsın demesi bile kalbimi paramparça etmeye yetiyor. Üzülüyorum. Hem çok üzülüyorum. Bir türlü teskin olmayan bu kederi, bir oyuk gibi her gün göğsüme işliyorum.

14 Kasım 2015 Cumartesi

Sevgili Bilge,
Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım. kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla. Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı, bu satırı da neden yazdım? diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, Sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terkedinceye kadar gidipgelenaziz varlık masalına kimse inanmayacaktır. bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır.
Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığı mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, Sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)


* Oğuz Atay-Tehlikeli Oyunlar

7 Kasım 2015 Cumartesi

üzgünlük bahsi

İnsan böyle bir yere kolay gelmiyor. Söze neresinden başlarsam başlayayım sonuna tekabül edeceğim bir meselede kendine izahat vermek kolay olmuyor. Deşersem şarapnel gibi yağacak sözlerin endişesi yüzünden, kimseye yakın durmayan bir mesafede aklıma mukayyet olmanın imkânlarını sınıyorum. Yapacak daha iyi bir şeyim, bir çıkış kapım, yol gösterenim yok. Üstelik bu öyle hayatımızdaki alt alta yazılıp muhasebesi tutulacak kalemlere de hiç benzemiyor.
Üzülüyorum ben, mütemadiyen üzülüyorum. Sabahları akşamlardan, akşamları sabahlardan daha çok üzülüyorum. Oysa bu üzüntünün de bir gün genişleyip sakinleşeceği, derin ve durgun bir göle dönüşeceği bir vakit muhakkak gelecek; öncekilerden biliyorum.

4 Kasım 2015 Çarşamba

.. ve elbette ben, bu dünyadan sana kırgın ayrılacağım.

1 Kasım 2015 Pazar

yenilgiden dönerken*

Kendini emniyette hissettiğin bir yer söyle deseler hiç tereddüt etmeden evimi tarif ederim. Burada, bu yatağın üzerinde, çoktan tüylenmiş bin yıllık hırkamı parmak uçlarıma kadar çekip pencereden ara sıra sokağı seyrediyorum, arada sevdiğim kitapların sayfalarını hızlı hızlı gözden geçiriyorum. Eskiden üzüldüğümde ıhlamur kaynatırdım, şimdi bir fincan süt ısıtıyorum. Sezen Aksu'nun kaçırdığım şarkısı var mı diye albüm listelerini baştan sona gözden geçiriyorum. Arada da düşünüyorum. Öyle esaslı bir kırılma noktası olmadığı hâlde nasıl bu kadar değiştiğime hayret ediyorum. Herşeyi olduğu gibi anlamak, oluruna bırakmakmış biraz da. Belki de tükenmişlik böyle bir şey, şimdilik bilmiyorum. Sanki ciğerlerim yüksek sesle konuşuyor. İnsanlarla münasebetini her zaman aynı kuvvette, aynı düzlükte tutamazsın diye beni bir kez daha ihtar ediyor. Hak veriyorum ve herkesi bir bir bağışlıyorum.
..
Merhaba. Yılgınlık bahsini ben, bu yaşımda bu kez, bir yenilgi ile taçlandırıyorum.

28 Ekim 2015 Çarşamba

Ayaküstü atlatamamak insanı üzüyor. Hastalık ve hayal kırıklığından bahsediyorum. İnsan başına gelene bir miktar direnç elbette gösteriyor ve kendini tedavi etmeyi muhakkak deniyor. Üstesinden gelemiyor, o ayrı. Diğer taraftan hepimizin ömrü, ya birilerinin hayatında dilediğimiz yere karşılık gelmeyişimize üzülmekle geçiyor, ya da varacağımız yeri en başından bilmemize rağmen varıncaya kadar üzüntüsünü sırtımızda taşımakla. Diyeceğim şu ki, övünç meselesi hâline getirdiğimiz sezgi sefaletten başka bir şey değil. Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum ama ben o hayal kırıklığının ilk hayretini daha katlanılır buluyorum. Çünkü ben, ummadığı yerden gelen belânın insanı hizaya getirdiğine inanıyorum. Şimdi, tam bu vakitte, on bir yaşındaki öğrencimin, sıra onun ödevini kontrol etmeye geldiğinde, gözlerini kaçırmadan "Babam öldü öğretmenim, ödevimi yapamadım. Ama şimdi söylerseniz hemen tamamlarım." deyişindeki üzgün vakarını, bugün Zeynep'in tam köşeyi dönecekken "Hafızamda kesikler var." deyip o köşeyi, o mecburi dönüşü benim boğazıma düğümleyişini düşünüyorum. Söylecek bir söz, teselli olmaya layık tek bir cümle bulamayışımı ise affedemiyorum. Artık biliyorum, insanın kendisi ile arası, böyle bir yerde açılıyor. Ve insan, içinde sağlam kalan son yerleri de, yine böyle bir yerde bir bir buduyor.

26 Ekim 2015 Pazartesi

üzgünlük bahsi

"Düzelmeyecek. 
 Tüm bostanlara zamanında yağmur düşecek, güneş tam saatinde açacak, ama aramız,  düzelmeyecek."

29 Eylül 2015 Salı

sol elle yazılanlar


Kuyu dolana kadar, dolup taşana kadar bekle,
Yeni bir şey yazma, yazmaya çalışma.
Daha önce yazdıklarına bakabilirsin,
Onların saçlarını tarayabilirsin,
Tüylerini yakabilir, yüzlerine bir kat boya
Bir kat hüzün daha atabilirsin;

Yeni kuyular açma, bu kuyu işini görür;
Huş ağacının altında otur
Cinlerinin başını okşa, bitlerini ayıkla.
Senden de, babandan da yaşlı,
Senden de babandan da bizanslı
Kargalarla konuş;
Süleyman’ın neşidelerini meşk et onlardan.

Yalnızlığına kendini ekip çöle çevirme onu,
Son çare, Tanrıyı ek, onun boncuklu kelimelerini,
Göğün ve cazın ırmaklarını geçir içinden

Bağa bahçeye çevir onu komşular için,
Yolcular için, yoksullar için,
Ağaçlarını buda, çitlerini onar,
Ama kapısını sök at yalnızlığının.

Bol bol uyu kıyısında şu ırmağın, bu ırmağın,
Hangisi alıp götürüyorsa rüyalara seni;
Ne yap yap rüya gör, bol bol rüya;
Rüyalarında yitir kendini.
Rüya göremiyorsan, otur şu ağacın
Ya da bu ağacın altında, rüya tasarla
Hangisinin kökleri göğe uzanıyorsa.

Yine de daralırsa için,
Yine de sığmazsa kafan evlere, kafelere,
Kuyunu sırtına vur kırlara açıl,
Dağlara tırman;

Yürürken kitap okuma ama,
Bir meleğe çarparsın sonra,
Bir ağaca, bir taşa,
Bir başka ‘yürürken kitap okuyan adam’a,
Kurt kuş güler sonra sana
Ve okuyup okuyup gülmelerine,
Ağlamalarına,

Dağa taşa yazı yazmayı bırak,
Göğe kuyu kazmayı bırak,
Kendi kendine konuşmayı da;
Son çare Tanrıyla konuş,
Tanrının rüzgârlara, yağmurlara
Ve yalnızlara öğrettiği kelimelerle.

* Cahit Koytak