20 Nisan 2018 Cuma

Öyle uzun zamandır kendimle burun burunayım ki, biraz uzaklaşmak, kendimle arama mesafe koymak nasıl mümkün olur bilmiyorum. İnsanın dönüp dolaşıp kendine çarpması korkunç bir şey. Bu hissi tarif edebilmek acı bir çaba sarf etmeyi gerektiriyor. Beceriksizce de olsa bunu böylece yazabilecek miyim, beni dehşete düşüren bu duyguyu duyurabilecek miyim bilmiyorum. Bir yere gitmek ya da bir yere varmak arzusu değil bahsettiğim; kendine maruz kalmak. Dünya keskin ve asla aşılamayacak sonsuz bir çizgi ile ikiye bölünmüş de herkes bir diğer tarafta, ben bir tarafta benimle baş başa bırakılmışım sanki. Kendimi oradan alıp biraz uzağa, başka bir yere koymaya gücüm yetmiyor. Ağız dolusu "yardıma ihtiyacım var" demek pek zor. Sanki yarısı ağzıma sığmıyor gibi geliyor. İnsan olmanın en güç tarafı yaşamımızda sevdiklerimizin, akrabalarımızın, dostlarımızın ve hatta başka başka insanların yalnız kendi varlıkları ve kuvvetleri ile doldurabildikleri bir yer tutuyor olmaları. Ne kadar metanetli olursak olalım, o hacmi tek başımıza karşılayabilecek olamamamız bizim en zayıf ve muhtaç tarafımız sanırım. 

Kırgınım. Bunu bu gün benim için takdir edilecek bir samimiyet ve imrenilecek kadar güçlü bir bağ olmaktan çıkarıp bir zaaf olarak nitelendirecek eşiğe getiren herkese ve her şeye kırgınım. Zor zamanlarını tek başına atlatmanın yalnız bana mahsus bir şey olduğuna elbette inanmıyorum Bana kalırsa ve en önemlisi de eğer bu zamanlar atlatılabilecek bir şeyse, kimse hayatının o dönemini birilerinin desteği ve kuvvetiyle atlatmıyor zaten. Kendimizden başka hiç kimse içimizdeki acıya kulak kesilmiyor. Kimse acımızı alırcasına içtenlikle sarılmıyor. O derece bir ihtimamı ve dostluğu artık kimse kimseye bağışlamıyor. O çok sevdiklerimiz herkesle birlikte gelip herkesle birlikte gidiyorlar. Yerine getirilmesi gereken bir vazifeyi yerine getirir gibi. Ya da ne bileyim bir âdetin yerini bulması sanki. İnsanın, yapması gereken her şeyi yaptığına, bu kadarının kâfi olduğuna iknâ olduğu bir sınır var. O sınıra ulaştığına kanaat getirdiği an herkes gidiyor.

Yalnız bırakılıyoruz. Yaslanıp daha dik durabilmemizi sağlayabilecek, bizi daha güçlü ve metanetli kılabilecek, belki ağırlığımızı hafifletebilecek insanlar bizi yalnız ve savunmasız bırakıyor. 

Kayboluyoruz. Bize yakın kim varsa onların öncelikli ve hayati gündemlerini aşamadan, o gündemde kendimize yer bulamadan kayboluyoruz.

Çok uzun zamandır baktığım yeri incitiyormuş gibi hissediyorum. Böyle bir duygunun en korkunç tarafı kendi acını başkalarına geçirdiğine ve onların sevinçlerini mahvettiğine dair zamanla bir inanca dönüşmesi. Nihayetinde kimin dünyanın tadını hangi şekilde çıkardığını kınayacak değilim. Ancak insanların mutlak mutluluk protokolü ve ona uyulması konusunda hiçbir koşul kabul etmeyen kibirli tavırlarından, dünyadaki tüm sevinci ve huzuru teklifsizce ellerindeki bu terazi ile ölçmelerinden çok yoruldum.

3 Mart 2018 Cumartesi

Anlatacağını bir olağanüstülük katmadan, sözü yormadan, sakin sakin anlatan insanları çok seviyorum. Bunun biraz da abartısız yaşayıp hayatı olduğu gibi karşılamakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bunu bu kadarıyla ben de becerebilir miyim, bilmiyorum. İnsanın kayıplarını konuşacak cesareti bulması bu kadar güçken, işte bu hayat, sırtıma vurulan ağır yük ölüm, bu ev, bunca eşya artık gücenik bir hatırayken, yaşadığım her şeyi kucaklayabileceğimden, dünyanın düzeni bu diyip ona arka çıkabileceğimden emin olamıyorum. Çok nadir de olsa kendimi anlatırken yakaladığım bir kaç an var. Uzaklaşıp kendime bakıyorum ve bir başkasının hayatından bahsediyormuş gibi hissediyorum. Bir gün olanları kendime anlatabilecek kadar doğrulabilecek miyim, sanmıyorum. Rüyada olduğumu bile bile bir gömleğin yakasını uzun uzun izleyişimi, bir kol saatine takılı kalan bakışımı zannetmiyorum ki tarif edebileyim. Her sabah böyle uykulardan uyanıyorum ve hiçbir şey olmamış gibi sesime neşe katıp kahvaltı hazırlıyorum. İçimin yangınını kimse görmüyor. Dışarıdan bakınca görünmüyor olmak, beni bir enkazdan sağ çıkmış gibi gösteriyor. Oysa ben dağ olmaktan yorgun düştüm. Gün geçtikçe kendi başıma yıkılıyorum.

Zeynep "hafızamda kesikler var" dediğinde dehşete düşmüştüm. Zira insanın böyle bir felaketi aklında tutarak devam edebilmesine hayret etmiştim. Eksik söylemiş. Çünkü hafıza tamamen bir kesiğe dönüşüyormuş. Ölümü içten içe reddederek baş etmeye çalışıyorum bununla. Bunu böyle söylemek isyan gibi geliyor kimilerine. Halbuki onun için uzak bir ülke, bilmediğim bir şehir ummasam dayanamam asla. Baş ucumdaki bir avuç toprakla hasretimi dindirmeye çalışıyorum, bir kitabın ilk sayfasına düştüğü tarihe ellerini tutar gibi her akşam dokunuyorum. Ben de artık kendi felaketimi, tüm zamanlarda aklımda tutuyorum.

Birini kaybettiğinizde insanlar tüm iyi niyetleriyle bir gün yasınızın biteceğini ve neşe içinde hayata geri döneceğinizi umuyorlar. Onlar unutunca senin de artık unuttuğunu zannediyorlar. Halbuki o keder, kaybınla senin arandaki en hakiki ve kavi bağ, hatırasının en canlı hâli, ondan sana kalan tek şey, bilmiyorlar. İlkin acıma hürmetle, şefkatten gözleri dolarak baktılar. Merhametin incitebileceğini bilmezdim hiç, böylelikle tecrübe ettim. Sonra üzüntümü bir hastalığa tutulmuşum da nasılsın diye sorana bulaştıracakmışım gibi yaşamaya başladım. Hâlâ acımdan bir parça ezberimde tutuyordum ve muhakkak birilerinin canını sıkıyordum. Bunu daha ilk gün, bir sözün yüreğimi parçalaması karşılığında öğrendim. Benim üzüntümün başkasının sevincine gölge düşürmesinden endişe edilmişti. Öyleyse bir acının başka hayatlardaki anlamı ancak bu kadardı.

Ben bugüne kadar insanın yara alarak aslına dönüşebileceğine inandım. Ama yalnız yara almakla kalmadım.  Uykunun ve zamanın dinlendiremeyeceği yorgunluklar biriktirdim. Bu hayatta bir daha asla tamamlanamayacağım bir kesinlikle eksildim. Babam giderken yalnız gitmedi. Tutunduğum toprağı, yurdumu da yanına aldı. Köksüz bir ağaç gibi, burada öylece bir başıma kaldım.

10 Ekim 2017 Salı

Rüyamda annemle birlikte meyve ağaçları ile dolu geniş bir bahçedeyiz. Her biri o kadar görkemli ki, dalları meyvelerinin ağırlığı ile neredeyse yere değiyor. Hayranlık ve şaşkınlıkla yürüyoruz; bir dut ağacının altına kadar ilerliyoruz. O esnada biri yaklaşıyor, henüz olgunlaşmamış ama her biri kocaman olmuş dutlarla dolu avucunu bize uzatıyor. Aklıma hemen babam geliyor. "Anne" diye sesleniyorum, "Bak burada dut ağacı yetişiyormuş. Babama söyleyelim, baharda bizim bahçeye de fideler. Biliyorsun o ağaçları çok sever."
Diyorum ama, o an hatırlıyorum da. Başını bir yere vurursun da oranın ne kadar sert olduğunu artık bilirsin ya, öyle biliyorum işte:
Bu bir rüya, bu gerçek değil; ve babam artık hiçbir bahar ağaç dikmeyecek, bu da rüya değil.


22 Eylül 2017 Cuma

Hiç tamamlanamayacağımız bir yerden eksildik.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Kendimizi taşıyacak kuvvet hakikâten dizlerimizin bağındaymış. Bunu ilk, babamın hastalığını öğrendiğimde değil de doktorun hiçbir izaha gerek duymadan "Aşağı inin, ameliyat hazırlıklarını başlatın." derken takındığı umursamaz ve kaskatı tavırla fark ettim. On dört gün boyunca dik durup herkese ümit veren ben, o gün eve giden mesafeyi ayaklarımı sürükleyerek kat ettim. Bundan evvel yaşadığım zor günler olmuştu, ama hakîkatte hiçbiri bundan daha çetin değildi. İnsanın dünyada bir acının cahili olabileceği daha evvel hiç aklıma gelmemişti. Daha evvel birilerinin "hayırlısı olsun" dileğine güceneceğimi de hiç düşünmemiştim. Tevekkül ancak yaşayarak ve sınanarak öğrenebileceğimiz bir şeydi, bunu biliyordum, ancak daha evvel hiç tecrübe etmemiştim. Ben tüm bunları bir anda, göğsüm çatırdayarak öğrendim. Eskiden olsa üç ay sonrasını hayal eder, teselli bulurdum. Şimdi ise bu günler nasıl geçer hiç bilmiyorum. Annemin dualarını ve benim şifa ümitlerimi, varılacak tek kapının sahibine emanet ediyorum.



22 Haziran 2017 Perşembe

20 Haziran 2017 Salı


"daha güzel bir günde gel 
bugün paramparça oldum"

Çocuktum henüz. Annem birlikte yaptığımız uzun yürüyüşlerin ardından yorgunluğunu bir ahlat ağacının gölgesinde dinlendirirdi. Annemin hikâyesi böyle başlamalıydı. Size annemi tanıştıracak olsaydım, ilkin bu ağaç serinliğinden bahis açardım. Pencere önlerinde kuruttuğu naneleri, mushaf sayfalarında biriktirdiği gülleri, kapının üst eşiğine asılmış bir demet yayla çiçeğini, gurbetten gelen misafirlerini rengârenk reçeller ile uğurlayışını, evinin tüm imkânını bir tutam reyhan, bir pişirimlik kesme çorba ile ikram edişini anlatırdım.

Hikâyeyi biraz daha geriye götürecek olsaydım, şimdilerde bir yıkıntıya dönüşen iki katlı kargir bir ev ve içinde toza bulanmış birkaç parça eşya ile saat tamircisi bir baba ve kızlarını gelin ederken her birine göbeğinde kırmızı, küçücük bir taş olan çiçek motifli bir çift altın küpe hediye eden bir anneyi de kurguya dahil ederdim. Hatta o annenin bir çift nasihati gizli bir maharetle kızının kulağına küpe edişindeki ustalığından övgüyle bahsederdim.

Daha ileri gidecek olsaydım buradan bir hayat dersi bile çıkarırdım. Çünkü kadınlar arasında tevarüs eden şeyin yalnızca saçlarını nasıl ördükleri değil, talihin de nesilden nesile aktarıldığına inanırım. Belki de bu yüzden biz kadınlar, hayatta en çok annelerimize muhalifken, yaş aldıkça onlara dönüşürüz. Zamanla kendimiz ile annelerimizin bir ortalaması hâline geliriz. Tabi bu, onlarla aramızda ayrılıklar olmadığı mânâsına gelmez. Ne tuhaftır ki onlardan öğrenip de yaptığımız hiçbir şey, ona annemizin eli değmiş hissini vermez. Tamam olduğumuz yer, onun noksanına dahi yetişmez. Meselâ benim annem uzun uzun konuşmayı sevmez. O, görmüş geçirmiş olmanın verdiği ağırbaşlı bir temkinlilik ile hizasını muhafaza ederken ben hayat üzerine konuşmaya bayılırım. Fırsatını bulsam sürekli benden söz açarım. Kendinden bahsetmenin bir yerden sonra, bir türlü yutamadığın bir lokmayı ağzında çevirip durmaya benzediğini bilmeme rağmen, kendimi anlatmanın yollarını ararım.

Henüz genç sayılacak bir yaştayım. Çocukların artık pek uğramadığı okulun yorgun gölgesini, günlerdir bahçedeki ıhlamur ağacının altında, mezarlıktan gelen yasemin kokusuyla birlikte seyrediyorum. Annemin bir ağaç altında başlayan hikâyesine karşılık, belki benimkini de burada bir nihayete kavuştururum. 

Size kendimi tanıştıracak olsam akşam üzerinden, rüzgâra kapılan perdelerden ve yaz günlerinin güçlüğünden bahis açarım. Bir şeyin güçlüğünden ve içimde yer etmiş üzüntüsünden, tetikte duran bir felâketten ve felâketlerin cömertliğinden, ayrılık zamanlarının hüznünden, gidenin geride bıraktığı temsillerinden, başkalarında kat edemediğim mesafeleri onda kat etmekten, içimdeki kavuşmak hissini bir başkasının odasında, bir başkasının duvarında asılı bulmaktan ötürü duyduğum tedirginlikten; pişmanlık değil, belki değil, keşke değil, ama ille de göğsümü çatlatan bu şeyden, bu yekpare üzüntüden bahsederim. 

Bir şeyler yolunda gitmiyor, bu inkâr edilecek gibi değil. Ama nasıl oluyorsa bu aksaklık görüntünün kusursuzluğuna bir halel de getirmiyor. Başımıza gelenlerden bakiye olarak bize galiba bir alışmışlık hissi kalıyor. İnsanın yerini bildiği bir yara bir gün tekrar açılıyor ve iyileşirken bize, alışkanlık dediğimiz o teklifsiz miras refakat ediyor. Ümidini kesmek demeye dilim varmıyor. Çünkü orada olduğunu artık hatırlamadığımız ya da unutmak için kat kat sargılarla sardığımız bir yarayı ümit derinleştirir. Halbuki alışmak daha kolaydır ve kendiliğinden gerçekleşir. 

Ben kalbimin yerini merak ederken buldum ilk. Ondan önce, her şeyi olduğu gibi kabullenmenin ve dünyada hiçbir şey karşısında hayret etmemenin, benden başka kimsenin tahammül edemeyeceği bir sabır ve yalnız bana layık bir erdem oluşu ile övünürdüm. Sınanmadığı şeyin cehaletinin insanda bir kibir iktidarına dönüştüğünü sonradan öğrendim. Yine de merak ettim. Sonu sana çıkan bir yol, tek bir uçtan bile olsa kapanacağını ümid edebileceğim bir mesafe, dizinin dibine düşürecek bir bahane aradım. O mesafenin asla kapanamayacağını, kederine dahi layık olamayacağımı bile bile merak ettim. Bilmediğim o dili bir gün belki sökerim diye ümid ettim. Kendine zulmetmenin onlarca yolu vardı ama hiçbiri, aranızdaki mesafeyi kapatamayacağını bildiğin şeyi ömrünce beklemek kadar vurucu değildi; ben yine de ısrar ettim. Sana duyduğum hayranlıktan neredeyse kalbim çatlayacaktı. Ama şimdi ne bir yol, ne de bir ümit kaldı. İçimdeki menzile açılan kapı kapandı. Anahtar çevrildi, kapı arkadan sürgülendi. Bu defa hissettim o kesinliği. Beklemek basireti bağlıyordu, doğru; ancak dürüst olmak gerekir ki nasip dediğimiz şeyde geç kalmanın yeri yoktu. Benim olan şey, bana muhakkak bir kolaylıkla gelirdi. Eğer benimse, benim nasibimse, mecrasını şaşırmazdı. Aksi hâlde bütün dünya bir olur, onu zaten benden uzaklaştırırdı. Bana ait olmayanın bana bir türlü kavuşmayacağını biliyordum. Bu yokluğun bende açacağı yarayı ise asla tahmin etmiyordum. Sevmek kısmet, kavuşmak dilek, ayrılık sabır, ölüm sınavdı. Tevekkül dersen tek çareydi ama hakîkatte o da bir bakıma yorgunluktu. Güç yetiremediğimiz bir kaderin peşinde nefese nefese, durmaksızın koşuyordu.

Bu dünyada umduğunu bulamamak, bulduğunu hiç ummamış olmak, başına gelene râzı olamamak, râzı olmadığına ses çıkaramamak insana derin bir güceniklik olarak yetiyor. Aynı yerden vurulmak, insana belini doğrultamayacağı bir yük ve artık faydasız bir tecrübeden daha fazlasını maalesef vaad etmiyor. Halbuki kime sorsanız size; belaya sabır, zorluğa tahammül göstermek, düşünce kalkmak, yenilince tekrar denemek ile eninde sonunda kazanmak arasındaki görünmez ve hakiki bağı savunacaktır. Ancak bu bağ; bütün hevesleri kırılmış, arzuları elinden alınmış bir kalbin yenildiği, üstelik güzellikle yenildiği, burdan çıkan kazancın yalnız muzaffer bir yenilgi olduğu hakîkâtini değiştirmeyecektir. Bundan sonrası artık meraksız ve yavan bir bekleyiştir.

Bugüne dek peşimi hiç bırakmayan ve bana annemden geçtiğine inandığım bu çok incinmiş ve kırılmış hâl belki de ortak bir kaderdir. Bütün kadınlar, bu ortak kaderden payına düşeni günü gelince muhakkak alacaktır. Bir anneye sahip olmak, bir yerden sonra yolu onun gibi yürümek, onun gibi yol almaktır. "Belki de bu mutlak soya çekim, günü gelince herşeyi bir kenara bırakıp "annem olsa ne yapardı?" sorusuna cevap bulmaktır."



13 Mart 2017 Pazartesi

Yirmili yaşlardayken, otuzdan sonra da bir hayatın olacağı fikri tuhaf geliyor. Bir kitabın bitmesi, bir filmin sona ermesi, bir devrin kapanması gibi otuz yaşına bastığım gün benim de hikâyem neticeye kavuşacakmış gibi hissediyordum. Ölmekten bahsetmiyorum tam olarak, bu öyle bir şey değil asla. Ama bir yerde vazifesini tamamlamış, bir muradı varsa ona kavuşmuş gibi bir nihayeti kastediyorum esasında. Gençlik şımarıklığı değil; "onca uzun zaman ne yapar insan, ne maksat ile yaşar" sorusunun karşılığını bulamamaktan ileri geliyor bu galiba. Çünkü otuz yıl, görüp geçireceğimiz çok şeyin sığacağı bir zaman aralığıydı. Hatta uzun sayılacak bir ömürdü hakkıyla yaşandığında. Arkamda bırakacak mühim bir işim olsa, ya da yarım kalacak bir meselem, belki ben de biraz daha ömür dilerdim gelecek günlerden.

Şimdi ardıma bakıyorum ve bana yaşadığımı hissettiren tek şeyin üzüntüden kahrolduğum günler olduğunu görüyorum. Bir hikâye sahibi olmakla hiç incinmeden yaşamak arasında bir tercih yapmak gerektiğinde, perişan olma pahasına tekrar tekrar üzülmeyi seçerim diye düşünüyorum, bütün muhtemel senaryolarda. Hayatta her şey kayıp kazanç dengesiyle açıklanmıyor zira. Zaten ömür de tam biriyle baş etmeyi öğrenmişken, diğer tarafta gizli gizli yara açmak değil midir bir bakıma? Bir şeyin döngüsünden bahsedilecekse illa bu, bir yerden yaralanmak, yara almak olmalıdır her defasında.

5 Mart 2017 Pazar

"seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere"

Hareket kederi dağıtıyor. Ada vapurundan inerken neredesin diye soracak arama ve mesajlara önlem olarak telefonumu kapatıyorum ve pastanenin yerini hatırlamaya çalışıyorum ilkin. Hafızamdan olmasam da ayaklarımın beni götüreceği yerden eminim. Sahilde mimoza satan yaşlı kadını arıyor gözlerim. Göremeyince ilk köşeden sağa dönüp pastanenin olduğu sokağa çıkıyorum. İçerideki aynaları görünce burası işte diye düşünüp kapıdan giriyorum. Dere otlu poğaçalarımı ve lokumlu kurabiyelerimi alıp sahildeki çay bahçesine geçiyorum. Güneş yalnızca ön taraftaki masalara ulaşabiliyor, arkadakiler karanlık ve serin bir gölgede kalıyor. Masalardan birinde kadınlar kahvelerini içip gülüşüyorlar. Bir masaya da ben ilişiyorum, bir fincan çay istiyorum. Poğaçaları çıkarır çıkarmaz önce iki kedi gelip kuruluyor sandalyelere. Sonra siyah çelimsiz bir köpek uğruyor yanıma. Vapurdan inenleri izliyoruz birlikte. Her bir kız çocuğunun saçında çiçekli taçlardan var. Anneleri ise başları dik ve umursamaz görünüyorlar. Oyalanmadan meydana çıkıyorum. Her zamankinin aksine sol taraftaki caddeden içeri giriyorum bu defa. Yürüyorum. Sokak sokak saatlerce yürüyorum. Görkemli ve vakur köşklerin arasından, kaldırımlar ile bahçe arasına çekilen demir çitlerin çizdiği mesafenin soğukluğunu en yalın hâliyle hissederek yürüyorum. Marketten elinde poşetlerle dönen orta yaş üstü, düşünceli kadınlar, ortalama yirmi dakikada bir geçen faytonlar dışında kimse yok sokaklarda. Caddeyi bırakıp hafif bir tırmanışla başka bir köşkün önüne çıkan sokağa kıvrılıyorum. Bahçelerde ferforje masa ve sandalyeler, bazen salıncaklar boş; yüksek kapılar ve panjurlarsa hep sıkı sıkıya kapalılar. Biraz ilerleyip bir sokaktan daha içeri giriyorum. Sağda evler yine sıra sıra, hepsi betondan, kimisi birkaç daireli apartman. Sol taraf orman, yine yüksek bir çitle çevrilmiş. Kafamı kaldırıyorum, yeni yeni açmaya başlayan mimozalarla göz göze geliyorum. Uzayan kış ve soğuk havalar onları da geciktirmiş. Yürüyorum, ben yürüdükçe zaman genişliyor sanki. Bir köşeye geliyorum. Onlarca yağ tenekesinin içinde filizlenmeye başlamış fideler, beşerli veya altışarlı sıralar hâlinde yeşil bir brandanın önüne dizilmişler. Annemi, çiçeklerini yoğurt ve böyle yağ tenekelerine fideleyişini anımsayıp gülümsüyorum. Yoluma devam ediyorum. Bahçelerde yaprakları süpüren, müstakbel baharla birlikte bahçeleri sahipleri için hazırlayan adamlar dışında ses yok. Önüme iki sokağın kesiştiği yerde kurulmuş bir tarafı beyaz boyalı diğer tarafı ahşabın kendi rengiyle kalmış köşkle karşılaşıyorum. Yazgülü ve Sakarya sokaklarının tabelalarının altında bir bank görüyorum. Bir an yer ayağımın altından çekilip geri geliyor sanki. Mevsim geçişi nedeniyle her yıl bu vakitlerde musallat olan ve beni on gündür tedirgin eden baş dönmesi burada bir kez daha beni yakalıyor. Yorgunluğumu dinlendirmek üzere banka yaklaşırken köşkün beyaz yüzünün dönük olduğu sokakta, köşke ve bahçedeki portakal ağaçlarına nazır başka bir bank görüyorum. Oturmak için orayı tercih ediyorum. Çantamdaki damla sakızlı kurabiyeleri hatırlıyorum. Bir ânın tadını çıkarmak için bundan daha iyi bir imkân bulamazdım diyorum içimden. Dinlenip bir müddet sonra ayrılıyorum oradan da Önce sahile iniyorum. Bir demet mimoza bulabilmek için bir kez daha yürüyorum iskelede. Kimseyi göremeyince meydana çıkıp bu defa da sağ taraftan ilerliyorum. Denizi yukarıdan gören kafelerden birine giriyorum. Burada da pek kimse yok. Mevsimin ve hafta içi olmasının sebep olduğu sükûnete minnet duyarak bir masa seçiyorum. Son zamanlarda bu meseleyi epey abarttığımın farkında olarak, önümüzdeki günlerde peydahlanacak mide kramplarını da şimdilik göze alarak bir kahve söylüyorum. Arada ajandamı çıkarıp oturduğum yerde halledebileceğim işleri de yoluna koyuyorum. Sanki hayatta her şeye geç kalan ben değilmişim gibi meselelerin bir sonraki vakte kalmaması için mesaime burada da yer veriyorum. Uzun sürmüyor neyse ki. Düşünmenin ve bir türlü içinden çıkamamanın faydasızlığına öyle imân etmişim ki burada sadece zamanı yaşıyorum. Vapurun saati yaklaşıyor, bir sonraki motorla gitmeye kendimi iknâ edip bir tur daha dolaşmak üzere ayrılıyorum mekândan. Birkaç sokağa girip çıktıktan sonra Hamidiye Camii'ni buluyorum. Namazdan sonra avludaki banklarda biraz soluklanıp tekrar iskeleye iniyorum. Mimoza satan kadınlar veya çocuklar hâlâ ortalarda yoklar. Israr etmenin mânâsızlığını anlayıp anladığına aldırmayarak motora biniyorum. Motor Kadıköy'e yanaşırken tam dalamadığım bir hayalden uyanır gibi kendime dönüyorum. Daha bir saat evvel genişleyen zaman burada dolu dizgin akmaya başlıyor sanki. Önce bir demet nergis alıp Esma'yla tanışmak üzere Zeynep'e uğruyorum. Henüz bir günlük bir bebeğin göğsünün hızlıca inip kalkışındaki ferahlığı dinliyorum. İlk o zaman fark ediyorum. Ne zamandır içimde tuttuğum nefesi, ben sanki bugün, bunca zamandan sonra, ancak verebiliyorum.

Mart 3, 2017

11 Ocak 2017 Çarşamba

Dünyada kahramanlık ya da zafer ile tavsif edilemeyecek bir şey varsa o da bir insanın gönlünü incitme cesaretidir. Sizi aynı sokaktan geçtiğiniz, mahallenin marketinde birlikte alışveriş yaptığınız, aynı kafede bitişik masalarda oturduğunuz, bankada peş peşe sıra beklediğiniz, yanından öylece geçip gittiğiniz kimseler üzmez. Bu dünyada içinizi paramparça etme kudreti, her fırsatta sizi ne çok sevdiğini dile getiren kimselerin elindedir sadece. Onlar -elbette sağ olsunlar, hep var olsunlar, eksik olmasınlar- bu kudreti hoyratça kullanmaktan asla imtinâ etmezler. Aranızdaki tüm samimiyeti çiğneyip sizi zaafları ile vurmaktan asla çekinmezler. Kendilerini hizaya çekemedikleri meselelerde asla bozulmamış niyetlerini temize çıkarıp ortadaki kabahati yakıştırabilecekleri biri olarak sizi harcamakta bir beis görmezler. Başkalarına büyük bir cömertlikle lutfettikleri zamanı ve merhameti, sıra size gelince titizlikle hesap etmek isterler. Başkaları ile olan dostluklarının, aliyyül âlâ derecesindeki muhabbetlerinin etrafta bilinmesinin, takdir edilmesinin, bir sakıncası yokken, sizi bir dost olarak teşrif etme bahtını sizden esirgerler. Bir güzelliğe ya da bir hüzne onu ortak etme hevesinizi söndürür, ciğerinizi de söker elinize verirler. Endişenize teselli, derdinize çare, canınıza şenlik, neşenizde birlik olmazlar. Bir kusurunuz olmasa bile değerinizi düşürecek bir noksan, kötü bir niyet muhakkak bulurlar ve sizi tam da oradan, en emin olduğunuz yerden, bir gün muhakkak vururlar.

22 Ekim 2016 Cumartesi

üzgünlük bahsi

İnsan bir pencere de göğsüne açmak istiyor. Bir dağı kucakladım. Bir nehre su verdim. Bir yokuşu düzlüğe, bir kapıyı eşiğe eriştirdim. Dünya denilen bu modası geçmiş yerde, kendime ömür denilen bir elbise biçtim. Yaşımla ölçtüm zamanı. Hiç yoktan vardım. Her sabah nasıl olsa uyanacağım diye, her gece kesinlikle uyumalıydım.

İnsan aldığı nefes göğe kavuşsun istiyor. Bir endişeyi besledim. Bir acıyı kavradım. Bir sabırdan biraz tahammül, bir rüyadan biraz hâtırâ ayırdım. Her kitaptan bir kahraman, her şarkıdan bir düş çıkardım. Birkaç sözcük aralamalı, bir mânâya biraz genişlik katmalıydım. Bilmediğim o dili bir gün söker miyim diye, her gün her gece yeniden okumalıydım.

İnsan hastalığı ve hayal kırıklığını ayaküstü atlatmak istiyor. Bir kırgınlık terk ettim. Bir ayrılığı mağlup ettim. Bir yalnızlık bağışladım, ummadığım bir yenilgiyi karşıladım. Bulamamak pahasına aradım, unutmak pahasına hatırladım. Kederi bir misafir gibi ağırladım, neşeyi başımdan savdım. Dert denilen bu sonsuz sermaye hiç tükenmesin diye, ben seni sevmeye her gün yeniden, yeniden başladım.



13 Ekim 2016 Perşembe



Dünyanın bütün yenilgileri hakikâtte insanın kendine hak vermesi ile başlıyor. İnsan kendisiyle girdiği muharebeden zafer sandığı mutlak bir bozgunla çıkabiliyor.
Otuz yaşıma gün sayıyorum. Çok görmüş geçirmiş, büyük acılar göğüslemek zorunda kaldığım zamanlardan geçmiş değilim. Bu kadar toy, bunca sınanmamışken, birilerinin çıkıp da "sen çok güçlüsün" demesine artık katlanamıyorum. Eskiden insanların bu teveccühünü bir madalyon gibi gururla taşırdım. Şimdi ise kuyruğu dik tutmanın o kadar da matah bir şey olmadığını biliyorum. Neden kendime "ben bu kadarım" diyeceğim bir genişlik bırakmadım, bir türlü cevap bulamıyorum. Bir lanete uğramış gibi, risk almamanın, alamamanın konforunu asla terk etmiyorum. Kendime hesabını verememekten korktuğum hiçbir işe yanaşmıyorum. 
Ben bunca zamandır bütün kararlarımı, kendimle aram açılmasın diye öyle alıyorum. Hata yapma ihtimalinin insana bahşedilmiş ne kıymetli bir lütuf olduğu gerçeğini kalbime bir türlü indiremiyorum. 
..
Her şeyi ince ince düşünüp hesap ediyorum da, durup durup kendimi anlatmanın faydasızlığına bir türlü ikna olamıyorum.

5 Eylül 2016 Pazartesi

İnsan yanılmaya ilkin kendinden başlıyor, bilin istiyorum. Her şeyin ölçüsü benim zannediyor, hata ediyor. Meselâ ben, başkasına dair fikir yürüteceksem hemen kendimden pay biçiyorum. Bir şeyin ayıplığı kesinse bana göre, başkası da onu ayıp görüyor sanıyorum. Bana göre bir haksızlık varsa bir meselede, o haksızlık başkasının da canını yakıyor muhakkak, onu öyle biliyorum. Bir yanlışlık var bu işte, bak gün gibi ortada diyorum. Başkası koşup yetişiyor imdadıma, seviniyorum. Kendimden kötülük diye neyi ummuyorsam, başkasının da göstermediği yüzü orasıdır biliyorum. Ne bulamıyorsam kendimde fedakârlık ve dostluk adına, başkası muhakkak sahiptir ona, yemin ediyorum. Başkası o kadar mükemmel, başkası o kadar dost, başkası o kadar mütevazı. Beni başkasından ayıran en zayıf taraf ben olmanın faydasızlığı. Bir yer var içimde, benden sık sık şüphe ediyorum. Ama söz başkasına gelecek olsa, hiç düşünmeden ona kefalet diliyorum. Bende bir iyilik varsa başkasında ondur. Ben ne sanmıyorsam beni, başkası tam olarak odur.
Bak burası bir hiza, bu kez elimle çiziyorum. Ben ne zaman "başkası" düşlesem, beni ilk o hizaya çekiyorum.

11 Nisan 2016 Pazartesi

sarhoş atlar

Dünya artık ne zevk veriyor ne de elem. Varlığımıza nüfuz edecek, bizi burada incitecek hiçbir şey kalmadı. Göğü başımıza devirdik. Bastığımız toprağı incittik. Gördüğümüz, duyduğumuz her hâdiseye sabır dediğimiz eşsiz bir erdemle tahammül ettik. Üzüldük, çoğu kez kırıldık da üstelik. Ama bekledik. Beklemek, gidebileceğin başka yerler varken olduğun yerde kalma hâli ise eğer, biz hiç gidebileceğimiz başka bir yer hesap etmedik. Kontrol edebildiğimiz hizanın konforunu asla terk edemedik. Beklemek eğer bu ise, eğer böylesi sadakatse, hakikatte pek marifet sayılmazdı, bilmedik. Tanrı başka türlüsünü mümkün kılacak kudret bahşetmişken, biz mânilere iknâ olup gönlümüze layık dertler edindik. Kederlerimizi sevdik. Şiddetlendikçe de herkes bilsin istedik. Çünkü anlatmak bizi iyi edecekti. Sıhhatimizin imkânı ille ondan bahsetmekti. Günlerce yazdık. Yazdıkça derdimizin müptelâsı olduk. Hayranlığımız mukavemetimizi kırdı. Teslimiyet tesellimiz oldu. Teselli bulmakla teskin olduk. Biz, bu meydan harbinin sarhoş atları, aslında hikâyenin daha en başında perişandık. Ve tüm bu perişanlığımızla, yaşamak denilen bir bozguna uğradık.

haşiye

27 Şubat 2016 Cumartesi

Meseleyi bir çözüme kavuşturamadım, ama bu defa adını koyuyorum. Kendimle girdiğim bu göğüs göğüse harpten, ben yine mağlup ayrılıyorum. Bir koşulu ya da vaziyeti değiştiremeyeceğini bilmek, insana kırgın bir rehavet veriyor. Ümitsizliğin bu emniyet hissini nasıl verebildiğini, insanın bir yenilgiden böyle coşkuyla nasıl dönebileceğini kendime bir türlü izah edemiyorum. Kendime bile söyleyemediğim bu sırrı bir gün açık edersem diye, hazırda bekletilen bir dikiş kutusu gibi, ağız denilen sonsuz bir yarayı dikiyorum. Gözyaşına teselli olan bir mendili, ayrılıktan bağışlayıp da ipeğe kavuşturamıyorum. Birinin yalnızca nasılsın demesi bile kalbimi paramparça etmeye yetiyor. Üzülüyorum. Hem çok üzülüyorum. Bir türlü teskin olmayan bu kederi, bir oyuk gibi her gün göğsüme işliyorum.