31 Aralık 2014 Çarşamba

Dünya dönüyor. Her şey, bir şeyin etrafında mütemadiyen dönüyor. Ben de hep başa dönüyorum. Alışkanlıklarıma olan sadakatim beni bile şaşırtıyor bazen. Sanki başka türlüsü mümkün değilmiş gibi hep aynı yerde yakalıyorum kendimi. Aynı kitaba aynı yerden başlıyorum. "Senin" diye imzaladığı her bir mektubun daha evvel okunmuş cümlelerinde aynı dehşetle perişan oluyorum. Kalbim parçalanır gibi olduğunda kapağını kapatıp yine baş ucumdaki komodinin üzerinde bekletiyorum.  Şimdi yine parmaklarım sayfaların arasında, pencerenin kenarına ilişmiş, hırkamı ellerime kadar çekmiş, sokak lambasının ışığında karı izliyorum. Halbuki yirmi üçüme kadar bu mevsimi hiç sevmedim ben. Sonraki bütün kışları ise, kalbim yerinden çıkacakmış gibi heyecanla bekledim. İçimdeki bu taş nasıl oldu, neden kırıldı şimdi tek tek biliyorum. Şu çıktığım tepe, bu aşamadığım düzlük, bu incinmek sanatı, başımıza yıkılmayan dünya, bu tutmayan dua kimsenin hatrı değil. Olmuş olan ve olacak olan ne varsa, en nihayetinde dönüştüğümüz insanın sebebidir.

28 Aralık 2014 Pazar

İnsanın ruhu "dağılıyormuş", bilmiyordum. 
Vapurdan indiğimde yağmur, yeryüzüne yerleşecekmiş gibi yağıyordu. Sırtımdaki çantanın boşta kalan tarafını da omuzuma takıp, iskele boyunca yürümeye başladım. Daha evvel de söyledim. Şemsiye taşıma fikrini oldum olası sevmiyorum. Boşta kalan ellerime, her defasında yerini muhakkak ıskaladığım ceplerimi layık görüp iskele boyunca mavi tentenin altına dizilen çiçekçi kadınlara yöneldim. Dünyanın en mutlu kadınlarının çiçekçiler olduğuna inanan sekiz yaşındaki kız çocuğunu, ben o iskele ile tente arasındaki mesafede büyüttüm.


Gönlümün bayramları, şenliği söndü. Herkesin hayatta bir kere söner. 
Mevsimin ilk nergisini böyle aldım. İnsanların bir felaketten kaçar gibi yağmurdan kaçtıkları sokaklarda, yokluktan varlığa ilk kez geçmiş gibi benzeri görülmemiş bir iştahla alışveriş yaptıkları mağazaların vitrinlerini hayret ve endişeyle izleyerek yürüdüm. Neticede insan dünyadan göz hakkını yürüyerek de alabilirdi. Son köşeyi de dönüp yaşadığım evin önüne geldiğimde hava çoktan kararmıştı. Merdivenleri yavaş yavaş tırmanıp kapıyı açtığımda sokak lambalarının loş ışığı rüzgârla savrula savrula odayı dolduruyordu. Elimdekileri bırakıp mutfağa geçtim. Son günlerde, bulduğum bütün boşlukları canımı sıkacak bir mesele icâd ederek doldururken, vazodaki suyu tazeleyip çiçekleri tek tek yerleştirmeye başladığımda, tek hayati meselesi kahve içip içmeyeceğine karar vermek olan bir insana dönüşmüştüm. Cezveyi ocağa koydum, üzerimi değiştirip suyun kaynamasını beklemeye başladım. Olacak olanı beklemenin bir kıymeti var mı emin değildim. Belki de sırf bu yüzden, olmayacağını bildiğim şeyi beklemekten daha içten bir dua dilemedim.


Hayatın kırılma noktaları var mı bilmiyorum. Ama insan, bir kaç yerden, birkaç kez muhakkak kırılır.
Sokaktan geçen bozacının sesiyle uyandığımda saat sekizi geçiyordu. Üzerimdeki battaniyeyi dörde katlayıp dolaba kaldırdım. Banyoya gidip yüzümü yıkadım. Uykunun bıraktığı sersemlik hâlâ geçmemişti. Ancak bütün odaları tek tek dolaştıktan sonra kendime geldiğime iknâ oldum. Uyumak bir lükstü ve modern zamanlarda yaşamak bize birkaç saatlik uyku ve bir fincan kahveyle yorgunluğumuzu dinlendirme imkânı bahşediyordu. Masanın üzerini çalışabileceğim kadar toparladıktan sonra sandalyedeki yerimi aldım. Telefon çaldığında işimi henüz bitirmiştim. Bir süre önce sıkıntılarımdan bahsettiğim arkadaşım hem beni yoklamak, hem de hakkımda vardığı kararı tebliğ etmek üzere aramıştı. İyi geceler dileyip telefonu pişmanlıkla kapattığımda henüz fark etmiştim. İnsanın kırgınlık ya da üzüntü diye paylaştığı muhatabında her zaman böyle bir karşılık bulmuyordu. Anlatmak, her zaman ortak etmek değildi. Her şeyiyle mükemmel görünenin yapaylığı insanları rahatsız etmiyordu. Çünkü bu olsa olsa memnuniyetsizlikti. Oysa bilmiyordu; merhem kullanmamam, yaralarım olmadığı mânâsına gelmiyordu.

20 Aralık 2014 Cumartesi

insan derdini kendine tarif etti mi sır falan kalmıyor. Sonrası kişisel muhasebe dediğimiz, göğüs göğüse bir harp.. Üstelik meydan bu kez geniş de değil. Dönüp dönüp kendimizi yaralıyoruz.

22 Kasım 2014 Cumartesi

İnsan geçmişine dönüp bakabiliyor ama geçmişine dönemiyor. Bunun bir rüyaya müdahale edememekten bir farkı yok. 
Yirmi sekiz yaşındayım. 
Ve ben, bununla ne yapacağımı bilemiyorum.

18 Kasım 2014 Salı

"..
Bir kelimecik de olsa ara sıra mektuplaşalım. Hiç değilse henüz hayatta olduğumuzu bilmiş oluruz. 
Allahaısmarladık,
hep sizinim.."

16 Kasım 2014 Pazar

haşiye

Senin bugün de bu satırlara rastlamayacağını umuyorum. Dağınık bir masayı toparlar gibi, ben de yazarken toparlıyorum kendimi. Yoksa yaşamanın geride bırakmak olduğunu elbet ben de biliyorum. Üstelik zamanın bir merhameti de vardı, haklısın. Hakikatte benden esirgediğini, sana bağışlamıştı. Ben hikâyeme, senin hayatında önemli bir yer tutacağım yanılgısı ile başlamıştım. Bittiğinde ise artık seni yokluğuyla rahatlatan bir kadındım.
Üzgün değilim, yanlış anlama lütfen. Demek istediğim şu ki, insanın ruhu dağılıyormuş. Bilmiyordum..
Lütfen sen de bilme. Bunca zamanın üstüne ve aramızdaki mesafenin hakikati hürmetine, ben yine de, acılarımız eşitlensin istemem.

3 Kasım 2014 Pazartesi

Belki açarsanız diye, paçanızda pay bırakıyorum:

Gördüğüm dağı madem geçemedim,
Kambur niyetine sırtıma yükleniyorum.*

* Sinem Sal

haşiye

19 Ekim 2014 Pazar

.. beş, dört, üç, iki, bir.

Gittiğin yerden dönmediğin müddetçe tebdîl-i mekân ferahlıktır. 17 gün evvel, Kudüs'e Şam kapısından girerken beni tüm ağırlıklarımdan bağışlayan his yalnızca buydu. Döndüğümde de niyetim evvelâ Kudüs'ten bahsetmekti. Ama insan başına ne geleceğini önceden kestiremiyor. İnsan olmanın en kısa, en hakiki hikâyesi de bu galiba. Bir güne sabahtan akşama kadar vedâ eden ben, bir şehirle vedalaşırken sokak sokak gezen ben, hayattaki en radikal kararlarından biri odasındaki eşyaların yerini değiştirmek olan ben, günlerdir evimle, arka bahçeyle, arka bahçedeki masa ve iki sandalye ile vedalaşıyorum. Kitapları kolilere romanlar, şiir kitapları, ders kitapları, psikoloji, düşünce tarihi vb. diye istifliyorum. Kıyafetleri yazlıklar, kışlıklar diye bavullara yerleştiriyorum. Çekmecelerden lavanta keselerini topluyorum. Şu el aynasını nasıl yerleştirsem de kırılmasa, kuruttuğum çiçekler ezilmese, bir kitaplığa daha ihtiyacım olur mu, iki raf işimi görür mü.. ve en mühimi de bu günler de geçer mi.. 
Ben, seyahate çıkarken çiçekleriyle vedalaşan kadınlarla büyüdüm. Eşyayı incitmekten ölesiye korkan bu kadınlardan, en ehemmiyetsiz ayrılıkları bile bir tören ciddiyeti ile yaşamayı öğrendim. Şimdi tek bir şarkı ile, yasemin kokusunu içime çeke çeke, kederlerden bahsedip gülüştüğümüz bu evden ayrılmıyorum da sökülüyorum âdetâ. Neden böyle hissediyorum bilmiyorum. Son birkaç aydır hep zoraki başlangıçlar yaptım ben. Nereden başlayacağımı bilmediğim hâlde her defasında, gönülsüzce baştan başladım. 
Ama artık yoruldum. Bu kez sahiden çok yoruldum.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Görmüş geçirmiş insanların hüznünü, sanki bana yüklemişler.

haşiye

12 Ekim 2014 Pazar

Beni de biraz... kırgın yaratmışsın Rabbim.

27 Eylül 2014 Cumartesi

Ben hiçbir cevabın ağırlığını taşımak istemiyorum artık. Bugün ben, kendimi dinlemeyi bıraktım. Her şey bir melodi gibi akıp gitsin kendi âhengiyle kime ne, bana ne. Kader bunun için var değil mi?
Bir de eğer bir gün, kederle ifsâd etmediğim bir hikâyem olursa, muhtemelen şunu dinlerken yazacağım defterime. Kendime söz diye.

24 Eylül 2014 Çarşamba

kırgınlığa reçete


Cezveyi ocağa koyacaksın. İçine nane, bir tutam kekik, biraz zencefil katıp bir de limon kabuğu rendeleyeceksin. Bir güzel kaynatıp bir kaşık da bal katacaksın. Sonra kana kana içeceksin. Kalbi yaralarımızı iyileştirmeye muktedir değil ben de biliyorum; ama insanı teskin ve teselli ettiğine inanıyorum.

21 Eylül 2014 Pazar

hicaz makamı

İnsan böyle havalarda gerçekten boş bulunuyor. Ama inanın meselenin mevsimle hiçbir ilgisi yok.  Günlerdir içimde hep hüzünlü şarkılar çalıyor. Hepsi aynı ritimde ve âheste. Yürürken, konuşurken, yemek yaparken, kitap okurken ve daha bir çok eylemimde, üzerinde hiç düşünmeden, ezbere hareket ediyorum. Zihnimin bir tarafı özerkliğini ilân etmiş, tam bağımsızlığa doğru koşuyor âdetâ.
Sabahları işe giderken insanların telâşına şahit oluyorum. O an ben de bir şeylere geç kalmışım da henüz fark etmişim gibi endişeye kapılıyorum. Gün boyu yüreğim ağzımda. Akşamları ise eve dönerken uzun uzun yürüyorum. Bıraksalar dünyanın öbür ucuna gidebilecekmişim gibi bir arzu ile hem de. Demek hareket hakikâten kederi dağıtıyor. İnsanın kırıldığında, üzüldüğünde gitmek istemesi boşa değil diye geçiriyorum içimden. Kendimi yeterince yorduğuma iknâ olunca gidecek hiçbir yeri olmayan insanların yaptığı gibi, evime dönüyorum ben de. Bir ağırlık gibi taşıdığım vücudumu salondaki kanepeye bırakıyorum. Cilası sökülünceye kadar parkeleri izliyorum sonra. Düşünüyorum. Yirmili yaşlardayken, otuzdan sonra da bir hayatın olacağı fikri tuhaf geliyor. En çok da bunu düşünüyorum. Kalkıp bir ara cezveyi ocağa koyuyorum. Ben istiyorum ki ıhlamur kalbi meselelerimize de şifa olsun, fiziksel acılarımıza iyi gelen şeyler, içimizdeki yaraları da iyileştirsin. Olmuyor. "Aklımızdaki neticeye ulaşmayan her şey yarım kalıyor sanki." Mösyönün de dediği gibi, insanlar, filmler, kitaplar bir tarafa. Ama ille de bu şarkılar. Şarkılar canımıza okuyor.

18 Eylül 2014 Perşembe

kısa şiir: seni düşünmek bana iyi geliyordu.

16 Eylül 2014 Salı

Olağan bir sadelikten başka hiçbir kusur yok benim hikâyemde. Sıradan bir insanın başına gelebilecek muhtemel güçlüklerle baş etmek dışında çok büyük bir acım olmadı bugüne kadar. İnsafına binler hamd olsun. Elbet bu sıkıntılı günler de geçecek, düştüğüm yerden doğrulmaya bir sebebim olacak, biliyorum. Ama bilmediğim şeyler de var. 27 yaşındayım ve son altı aydır tek bir şey düşünüyorum. İçimde bir türlü halledemiyorum. Dünyada bu kadar yerleşik hissedecek ne sebebim vardı da, şimdi böyle sıradan meselelerde dünya başıma yıkılmış zannediyorum? Ben bu 27 yılda, nerede, neyi kaçırdım? Sanki sonu olmayan bir boşlukta, mütemadiyen düşüyormuşum.. Sanki bir yerde uğramam gereken bir yol ayrımı varmış ama ben hiç oralı olmadan yanından öylece geçip gitmişim. Sanki biri çok güçlüsün diye bir masal uydurmuş, ben de o masalın tam orta yerine düşmüşüm.. Burada nefes alacağım bir boşluk yok. Burada kapılar hep duvar. Burada çok özlemenin bir karşılığı yok. Ben buralı değilim. Lütfen söyleyin. Ben buraya nasıl geldim? Bura neresi?

14 Eylül 2014 Pazar

Arka bahçeye bakan pencerenin perdesini sıyırınca dünyadan kalbime açılan bir meydana çıkıyorum âdetâ. Ne zaman daralsam, apartmanların arasında, ağaçların gölgesinde kalan bu bahçenin kıyısına yerleşiyorum. Küçük bir oda büyüklüğündeki taş zeminin sakinleri yalnızca iki sandalye ve bir de mermer masa. Buradan bakınca aile olmanın bütün şartlarını sağlamış görünüyorlar. Ama bana sorsanız yalnızlığın en güzel, en anlamlı temsilini sergiliyorlar. Taş zeminin sona erdiği yerde bir insanın eğildiğinde bile rahatlıkla ulaşabileceği beton bir duvar, ve duvarın tam orta yerinde dört basamaklı bir merdiven yükseliyor. Buradan toprak zemine çıkmak mümkün. Duvarların üzerinde yaz kış yaprak dökmeyen muazzam bir yeşillik var. Toprak saksılarda ismini bilmediğim ağaçlar, sağ köşede ufacık bir havuz.
Günün hep bu saatlerinde, ikindiden sonra kahvemi alıp buraya kuruluyorum. Bazen, hemen sol tarafımdaki masanın üzerinden bir şiir kitabı alıp baştan sona defalarca okuyorum Çoğunlukla da hiçbir şey yapmadan, okumadan, dinlemeden, sanki kırk vakittir buradaymış ama her şeyi ilk kez görüp ilk kez fark ediyormuş gibi yalnızca izliyorum. Rüzgâr hangi taraftan esiyor, dallar nasıl yükselip alçalıyor, güneş çekilirken eşyaya bu olağan keder nasıl dağılıyor.. Her şeyi zihnimde yeni baştan kuruyorum. Bir de bu sıra sık sık kendimi seni düşünürken buluyorum. Sevdiğim bir hatırayı tekrar canlandırmak gibi değil de uzun zaman önce okuduğum bir kitabı ya da izlediğim bir filmi anımsamaya çalışır gibi.. Mutlak bir yabancılık hissi ile unuttuğum hatıralarım için acı çekiyorum. Beni bağışla. Bana kızma. Geçen bunca zamana rağmen, ben hâlâ konuşurken, ismini ağzımdan kaçırmaktan korkuyorum.

12 Eylül 2014 Cuma

Ömür Hanım'la güz konuşmaları


...Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... Ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? 

Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür Hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? 

Yağmur yağıyor Ömür Hanım... gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? 

Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır... Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. 

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?

Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... 

Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde... Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım? 

Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür Hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük... Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım... Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? 

Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki... Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür Hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... 

Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür... Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. 

Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz...

Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak... Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde... O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye... Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. 

Dünya bir testidir, de, Ömür Hanım, ömür bir su...Sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık... Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... 

Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla. 

Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? 

Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür Hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir... Belki de yerde sü-rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? 

Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim... Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. 

Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım? 

Ankara, Güz/1983 


* Şükrü Erbaş

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Sınanmamış hiçbir yakınlığa inancım yok. Hep söylüyorum. İnsanların aklına ne zaman geldiğin, hangi şartlarda senin dostluğunu anımsadıkları aranızdaki ilişkinin sıhhatini belirlemede en sahih kıstas. Olağan çizgilerinin biraz dışına çıktığında, alttan almadığın tek bir seferde seni ne kadar tolere edebildikleri, aranızda hiç dillendirilmemiş o keskin sırrı açığa çıkaracak bir kuvvete sahip. Çünkü hakikat değişiyor. Hakikatin mahiyeti konuştuğumuz, oturduğumuz, durduğumuz yere göre hakikaten değişiyor. Yerimiz değişti diye, hakikatimiz de değişiyor. İşte böyle böyle güvenmemeyi öğreniyor insan. Böyle böyle anlatmanın, paylaşmanın huzursuzluğuyla tanışıyor. 
Halbuki insan kesemediği şeyleri bu kadar uzatmamalı, mahremiyetin sınırlarını bu kadar geniş tutmamalı esasında. Yoksa böyle böyle kahroluyor sonra. Eşyayı bile kaplayan bir keder, olanca ağırlığıyla, kâr kalıyor yanına. 

22 Ağustos 2014 Cuma

Bunca eksiği bir araya getirince bir bütün etmiyor. Kafamı duvarlara çarpıp çarpıp nihayet anladım. Kan revan bir ahmaklık. Demek böyle böyle çıldırıyor insan, böyle böyle varamıyor bir yere. Bu kez hata yapmanın sağladığı konfora tecrübe demek, kabahatlerimi örtmeye yetmiyor. Penceresinde tül perdelerin güneşlendiği bu tek göz yer, bana güven verecek bir genişlik bahşetmiyor. Halbuki daha iyisinin olmayacağına ikna olduktan sonra her şeye alışabiliyor insan. Her şeyin mükemmel göründüğü bir açı muhakkak var. 'Hepimizin hikâyesi iyi kurgulanmıştır' demek mümkün bu noktada. 

Böyle düşününce çiçeksiz bir bahçede, masasız iki sandalye keder vermiyor bana. Yalnızlık pahasına da olsa tüm mesafeler ağırdan alınabilir, insan yarasını pekâlâ sevebilir sanıyorum. Belki ben kırgınlığıma zalimce bir hayranlık duyuyorum, bilmiyorum. Ama emin olduğum bir şey var. İhtiyat ile aidiyet bir arada olmuyor, yürümüyor. Bir vaziyet, bir korku insanın kalbine yerleşmesin bir kere. İşte böyle böyle, benim de içimde bir ırmak tükeniyor.

haşiye

8 Ağustos 2014 Cuma


Sevgilim, iyi haberlerle geldim. 
Bu sıkıntılı yaz günlerinde, 
görkemli bir sevinçten sade bir kedere nasıl geçilir
öğrendim. 
Ellerimden başlayan kahır, içimde emsalsiz bir hüzün
Lütfen endişe etme, 
Bir gün kırılmak deyince benim de aklıma yalnız çiçekli porselenler gelir.

Beni bağışla sevgilim, aşk ihtiyatsız bir eylemdir. 
Oysa insan ilk annesinden öğrenir: tedbir mühimdir.
Pencere önünde nane,
Yasin cüzlerinde gül kurutmak gerekir.
Kitap aralarında takvim yaprağı, sandıkta yüzyıllık geçmiş birikir.

Üzülme sevgilim, 
Bu pasif direniş, bu zarif bekleyiş,
Bu incinmek sanatı, başımıza yıkılmayan dünya, bu tutmayan dua, 
Şu çıktığım tepe, bu aşamadığım düzlük 
Kimsenin hatrı değil.
Belki birkaç yaz, birkaç kış daha kim bilir.
Lütfen telâş etme
İnsan pekâlâ yarasını sevebilir.

2 Ağustos 2014 Cumartesi

13 Temmuz 2014 Pazar

Ben ne vakit baştan başlayacak olsam, nereden başlamam gerektiğini bir türlü kestirememenin endişesine düşüyorum. Ve bilmeni isterim ki yaşamak denilen şu telâşı artık çekip çeviremiyorum. Ne yaptığını bilmenin emniyeti, kendinle muhasebeye başlayınca hükmünü yitiriyor ve bu izahı zahmetli meselede ben, bahsi bir türlü balkondaki çiçeklere getiremiyorum. Belki olanları unutacak kadar uzun yaşarım, bilmiyorum. Ama dönüp baktığımda hatırlayacağımı fark ettiğim her şey, beni dayanamayacağım kadar üzüyor. Acı olan şu ki, vâr olmak adına çabaladığım bunca zaman, varlığa varlık olmayı bahşeden mânâyı ıskalamaktan başka bir şey değil. Hiçbir yere varamayışıma zarif bir yanılgı deyip nezaket gösteremeyeceğim, beni bağışla. Zira bir ömre sahip olmak, onun üzerinde dilediğin tasarrufta bulunma hakkını vermiyor. Ama buna rağmen, ihtiyatlı bir sevgi ile başlayan her yaşam, bir müddet sonra musallat bir fikre dönüşebiliyor. Çünkü herkes bir hissi böyle dönülmez bir yere taşıyabilir ve orada azdırabilir. Bu modern zaman putperestliğine ne isim vermeli bilmiyorum. Tanrılık giysisinin böyle yanı başımızda, üzerimize geçirmeye hazır oluşu beni kaygılandırıyor. Yalnızca kederler sadeleştiriyor bizi. Ancak yaralarımızı inkâr etmediğimizde insan olmaktan ümitleniyorum. Çünkü güç yetiremeyişimiz bizi, en fazla ne olabileceğimiz ve olamayacağımız birçok şeyin sınırlarına kadar götürüp bırakıyor. Şimdi ben de bu sınırlardan birinde, seyreltilmiş bir çılgınlıkla ne yapacağımı bilmez hâlde, aynı şeyi tekrarlayıp duruyorum kendime: Senin için iyi olanı sevmeyi öğrenmen gerekir. Zira insan, eksik dualarından bir bir imtihan edilir.

haşiye

8 Temmuz 2014 Salı


..sonra diyorum ki, işte bu benim hayatımın şarkısı!
Ben cennete girerken bu çalsın; ya da daha iyisi cennette bu şarkı olayım.

3 Temmuz 2014 Perşembe

Nereden başlayacağımı merak ediyorum. Her sabah evin odalarını bir bir dolaşıyorum. Pencerelerden bahis açıyorum kendime ve duvarlardan sonra. Bir kapıyla çıkıp gelmeli ve bu duvarlar bir bahçeye açılmalı diyorum. Saksılardaki çiçeklerin plastik kokusu, cahilliğin konforu ve dünyada bu denli yerli hissetmemin münasebetini düşünüyorum. Bu hangi kıyametin alâmeti kestiremiyorum. Dünyayı sanki ben uydurmuşum gibi, şu hayata bir oldu bitti gözüyle bakmalıyım diyorum kendime. Ama sorsanız kendim kim, kendim nasıl olunur, onu bile bilmiyorum. Hâdiseler insanı değiştiriyor ve insanın insanla boyuna teması kendini tanımayacak hâle getiriyor. Dünyada benim de bir yerim var evet. Ancak bu, dünyada önemli bir yer tuttuğum mânâsına gelmiyor. Sıradanlık diyorum ne müthiş bir şey ve hatırladığımda sevineceğim bir şeyi unutmak gibi kendimi iknâ etmek.

Hiç aklımda yokken bir şeyler sokuyorum aklıma. Birlikte inanacağımız bir hikâye kalmadığını ve benim kendi hikâyemde tek başıma durduğumu fark ediyorum sonra. En emin olduğumdan yanılıyorum bir kez daha. Kimseye bahsetmemek için kesin kararlar alıyorum. Bu şiddeti konuşmayarak hafifletiyorum. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak, basit bir edatla bir hakikâti perdeliyorum esasında. Bir an arkamı dönüyorum ve bütün tanıdıklarımı hararetle konuşurken buluyorum. Bana da sesleniyorlar ve oracıkta birbirine tahammül etmenin erdemine davet ediyorlar. İyi ki birbirimiz üzerinde haklarımız var diyorum neşeyle onlara. Yoksa en sevdiklerimize nasıl hesap sorar, had bildirirdik sonra. Herkesin en büyük çabasının haklılık olduğu bu imkân kalabalığında yaşadığım dünyaya inanıyorum ve onu güzelleştirmenin mümkün olduğuna. Dünyayı bir kere daha kendimde kuruyorum. Dönüp tepeden tırnağa süzüyorum. Ancak eskisiyle arasında bir ayrılık göremiyorum.

Çok sevdiğim birinin ya da bir şeyin hatırasına koşayım diyorum. Gözümün gördüğü yere erişeceğimi sanıyorum. Daha ilk adımda ayağıma mesafeler takılıyor. Uzaklık boşa değil artık biliyorum, insan özleyerek terbiye oluyor. Aklıma annem ve babam geliyor. Dünyanın sevinçleri daha bir sevinç oluyor, hüzünleri daha bir hüzün. Gidiyorum bir bir sarılıyorum. Ertesi gün dönmek gitmekten sayılmıyor.

Canım çok sıkılıyor.Odadaki eşyaların yerini değiştiriyorum. Böyle radikal kararları ben hep bu mevsimde alıyorum. Bir yerden, yeniden başlamayı o kadar sevmiyorum ki, bir şeyin sona ermesini son ana kadar erteliyorum. Bir güne sabahtan akşama kadar veda ediyorum. Nasıl olduğumu düşünmeden iyiyim deyip geçiştiriyorum tüm soruları. Bu beceriksiz dili kime borçluyum bilmiyorum. Hiçbir hatıramı ağırlamıyorum artık ve içimin en geniş yerine içimi sığdırabiliyoruım. Yalnızlığa tenezzül etmeden tek başına olma hâlinde ısrar ediyorum. Oturup aynanın karşısına gıyabımda kendimden bahsediyorum. Mevzu bana gelince, benim hiçbir yere gidemeyişim ve bir yerde kalamayışıma, sözcükler tükeniyor. Bir yere ve bir zamana ait olamayışım tüm kusurlarımı gözler önüne seriyor. Utanmıyorum. Bir gün eğer okursanız bu satırları, yalnızca beni bağışlayacağınızı umuyorum.

14 Haziran 2014 Cumartesi

Bana sorarsanız dünyadan göz hakkımı yürüyerek de alabilirim pekâla. Zira kulağımda kulaklık varsa ve sevdiğim bir şarkı çalıyorsa fonda, dünyanın öbür ucuna gidebilecekmişim gibi bir kuvvet hissederim. Ve elbette tam köşeyi dönerken yükseliyorsa yaylılar, o nadide anda yer çekimi hükmünü yitirmiştir. O an hiç kimse beni, dünyanın benim etrafımda dönmediğine iknâ edemez.

haşiye

6 Haziran 2014 Cuma

Hani sahip olduğun o kudretli ana dilinin bütün kelimeleri, köklerinden devşirdiğin bütün mânâlar, taşıdığı mucizevi öyküler âciz kalır ya. Söyleyince sanki her şey daha iyi olacakmış gibi, konuşmayı, tartışmayı ve hatta haklı çıkmayı, belki umut dolmayı dilersin ama doğru kelimeleri bir türlü bulamazsın. Durup onu düşünürsün. Bugüne kadar söylemiş olduğu sözleri teker teker çıkarırsın sakladığın yerden. Değme filozoflara taş çıkaracak bir azimle teker teker tahlil edersin her birini. Sonra kendini çarpa çarpa kanattığın o çelik duvarların aşılması mümkün olmayan bir engel değil esasında onun sessizliği olduğunu fark edersin acıyla. Film biter ve bu sahipsiz melodramın yarım kalmış hikâyesi yalnızca bir şarkı olur.

haşiye

1 Haziran 2014 Pazar

bu sabahlar şiir icâbı bayım

Sabah saat tam sekizde yağmurun sesiyle uyandım. Bir daha girmemek için yatağı alelacele kapattım. Sandalyeyi pencerenin önüne yerleştirdim. Perdeyi iki uç noktaya itekleyip pencereyi ardına kadar açtım. Ayaklarımı kaldırıp dizlerimi karnıma çektim. İki buçuk saattir öylece oturuyorum. Yağmurlu pazar sabahlarının en çok kimsesizliğini seviyorum. Hiçbir kıpırtı dâhi yokken yağmurun hükümranlığını ve bu eşsiz âhengini izliyorum. Çocukluğumda da yağmur başladığında koşa koşa pencerenin önündeki o geniş çıkıntıya kurulur, kalbimin gümbürtüsüyle dinlerdim damlaları. İnsan yedisinden yirmi yedisine pek değişmiyor demek ki. Şimdi yalnızca elimde fazladan bir kahve fincanı var parmaklarımın kavradığı. Bu hava bana kasvet vermiyor. Aksine gök yağmurla ağırlığını boşalttıkça ben de kalbimdeki yüklerden kurtuluyorum âdetâ. Sanki içime içme yağıyor o yağmur. Uzun zamandır böyle huzurla uyandığım bir sabah olmadı. Yapılacak onca işin arasında yapabileceğim en iyi şey burada böylece oturmak, dinledikçe dinlemek. Daha çok dinlemek. Şehir yavaş yavaş uyanmaya başlayacak birazdan. Belki sokaktan geçen bir akordeon sesi düşecek payıma. Daha çok mutlu olacağım. Mutfaklardan anneler seslenecek çocuklarına çayı demlemesi için. Taze ekmek kokusuna karışacak toprağın nemi. Bu kimsesizlik büyüsü kendiliğinden usul usul bozulacak. Kimsenin eli değmeden hem de. Yine sessizce.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Âmentü bahsinin mütemmim cüzüdür. Bulunduğumuz en ehemmiyetsiz hâl için bile kader asırlarca çalışır.

28 Mayıs 2014 Çarşamba

"âh" ile "ah" arasındaki farkı önemsiyordum. Kırılmaya da ilk buradan başladım. İbrahim olmak benim harcım değildi sevgilim. Ben ki saksılardaki papatyalara bile gücenirdim. Açık bir yara gibi bütün zaaflarımı sermişken önüne, bu imtihandan nasıl galip çıkardım.
Ama desen ki bütün felâketler ihtimal dâhilindedir ve insan kalbine, muhtemel tüm kırgınlıklar için bir esneklik payı bırakarak mukayyet olmalıdır, yine hak veririm sana. Zira bu meselede de tedbirsiz olan bendim esasında. Bütün bu olanlar benim kedere apaçık bir dâvetimdi. Neyse ki bu talihsiz hâdise endişe ettiğim kadar görkemli bir yıkım değildi. Senden sonra her şey daha kötüye gitmedi. Ama senden sonra her şey daha iyiye de gitmedi. Sen, içimde bir ağaç oldun. Ne yeşerdin, ne de söküldün. Sen beni kırmış olduğunla kaldın. Ben ise kırıldığımla.
Senden sonra ben seni hiç beklemedim. Dünyanın ve zamanın dalgınlığına denk gelmiştim. Bekleyenlerin bir maksadı vardı. Peki durmak ne işe yarardı sevgilim? Kime ne faydası vardı? Ne zaman ismin gelse dilimin ucuna pencerelere koştum usulca. Bir yarayı ikrar etmenin onu anıya dönüştürmekten başka bir mânâsı yoktu ve itiraf etmeliyim ki biz insanların bu konudaki kabiliyeti muazzamdı. Saklayacak değilim; ilk zamanlar senden kalan ne varsa hâtıra diye muhâfaza etmekten bir hayli korktum ve bir müddet kendime senden hiç bahsetmedim. Senden aldığım her haberde altı ay daha geciktim ben dünyaya. Halbuki eskiden, her şeyin henüz eskimediği zamanlarda, seni yazınca ellerim yumuşardı ve bu merhamet beni günün birinde daha iyi bir insan yapacaktı. İnsan, sevgilim, en güzel şiirini yirmi beşinde yazardı ve sadakat kişiye değil, hissettiğin şey içindi. Üstünden geçen zamanın hiçbir ehemmiyeti yoktu. Göz göze gelmemek neyi ispat ederdi? Sevmediğimi mi?

13 Mayıs 2014 Salı



Yaz gene de gelir, ama yalnız sabredenlere gelir,
önlerinde sonsuzluk varmış gibi tasalanmadan sessiz ve yürekleri geniş olanlara gelir.
Onu gönül borcu duyduğum acılar içinde öğreniyorum: Sabır her şeydir.


Rainer Maria Rilke

11 Mayıs 2014 Pazar

ben sana bir eski Endülüs avlusu getirsem

Bugün sokağa değil de arka tarafta apartmanların arasında yüksek duvarlarla çevrili küçük bahçeye bakan pencereyi seçtim kendime. Mutad aralıklarla cama yazdığım birkaç dizeyi yeniledim.* Saçlarımı bu kez kalemle toplamak yerine annemin eli değmiş gibi en yukarıdan başlayarak ördüm. Sütü ve şekeri her zamanki gibi ihmâl edip öyle hazırladım kahvemi. Çok sürmeyecek bir iyilik hâlinin en keyifli yeri, iliştiğim sandalye. Güneş bu evdeki bir başınalığımı kucaklar gibi dolduruyor odayı. Yasemin kokusu rüzgâra karışıyor. Sonra şarkı başlıyor. Fas'a doğru uzun bir yürüyüşe çıkmışım, mağribi bir hayalin ortasına düşmüşüm gibi. Yarım bıraktığım her şeyin hesabını kapatmışım, bastığım boşluklarda toprak bu kez ayaklarımın altına serilmiş gibi. Uyandığımda âmin diyeceğim bir rüyanın orta yeri. Bu kez sonrasını düşünmüyorum. Herkesin müşterek kırgını ben değilim. Kimse "böyle naif isyan mı olur?" demiyor. Hıdrellezde küçük kız çocuğu şımarıklığıyla ikna ettiğim babamın itinayla çizip bir gül fidanının dibine gömdüğü gemiyi, çocukluğumda yüzü koyun yere uzanıp ayaklarımı yukarı dikerek önüme serdiğim atlasın okyanuslarında yüzdürüyorum. Parmağımın ucuyla gezindiğim kıtalarda, yağmur ormanlarında soluklanıyorum. Bilmediğim coğrafyalarda gök kuşağı kolluyorum ardına düşmek için. Her şehri muhafız edasıyla bir tanıdık bekliyor sırf ben yabancılık çekmeyeyim diye. Günler biriktiriyorum kaçırmadan anlatmak için. Defterler tutuyorum. Burada her şey mümkün. Burada dünya yorucu bir yer değil. Burada sonrasını düşünmekten ne istediğini hatırlayamamak yok.
..
Uyandığımda her şeyi yerli yerinde buluyorum. Kalkıp bir kahve daha koyuyorum kendime. Dünya diyorum, göğsümde geçmeyen bir ağrı. Yokuşa sürmeye gelmiyor.

*Birhan Keskin-Eski Avluda

9 Mayıs 2014 Cuma

mayıs sıkıntısı

Birkaç saattir koşa koşa evden çıkıp kendimi sokaklara vurmakla, pencere kenarına ilişip alnımı cama yapıştırarak yağmurun tıp tıp sesini dinlemek arasında bocalayıp duruyorum. Çıksam ellerim ceplerimde yürüsem diyorum hevesle. Sonra ocağa su koyduğumu hatırlıyorum. Bu ezeli rekabetin galibi her zamanki gibi kahve oluyor. Pencere kenarındaki koltuğa kuruluyorum usulca. Perdeyi uzaklaştırıp camı aralık bırakıyorum. Dizlerimi karnıma çekiyorum. Hırkamı parmak uçlarıma kadar çekiştirip fincana sarılıyorum. Sokaktan geçen şemsiyeleri sayıyorum içimden.
Bu kırmızı, bu şeffaf.
Bu çiçekli, bu siyah.
Bu kasvetli.
Bu küçük
Bu puantiyeli.
Kırıldığı için kaldırım köşesine terk edilen devasa bir şemsiye fark ediyorum sonra. Yapılan haksızlığa boyun eğmemiş bir istifa dilekçesi gibi mağrur duruyor orada. İlk kullandığım şemsiyeyi düşünüyorum sonra. Şimdi yaşadığım şehirden vaktiyle hediye diye getirmişti babam. Her çocuğun aklını çelebilecek bu rengârenk tedbir eşyasını ilk taşıdığımda yedi yaşındaydım. Yağmur ellerime, saçıma değmedi diye nimeti göz göre göre inkâr ediyormuşum gibi mahcup olmuştum. Şimdi yirmi yedinci yaşımın tam ortasındayım. İnsanların bir felâketten sakınır gibi yağmur yağdığında alelacele evlerine sığınmalarına hâlâ anlam veremiyorum ve şemsiyeleri hâlâ sevmiyorum. Taşımaktaki beceriksizliğimi ve vapurda, otobüste unutmak konusundaki maharetimi de sanırım bu muhalifliğime borçluyum. Bu şehri en çok yağmur yağarken seviyorum ben. Yağmurda bu şehirde yürümek gökyüzünün kutsal sularla yıkandığına şehâdet etmek âdetâ.  İçimin sokaklarında adım adım dolaşmak, yere çakılmayacağımdan emin olduğum bir yükseklikten kendimi bırakmak ya da.
Bilmiyorum.
.. 
Bir ara rüzgâr doluyor odaya. Ürperiyorum. Fincanı bırakacak bir masa kolluyorum. Evde gürültüden rahatsız olacak biri varmış gibi tedirginim. Sessizce giyiniyorum. Trençkotumu üzerime geçirip bir şal alıyorum başıma. Anahtarımı alıp almadığımı bilmiyorum. Kapıyı çekmem yeterli. Geri dönecek olmak mesele değil. Aynı gökyüzü aynı keder diyorum içimden. Değişen bir şey yok. Gidip yağmurlara durayım. *

*Behçet Aysan-Bir Eflatun Ölüm

haşiye

5 Mayıs 2014 Pazartesi

hıdrellez

video

Binboğalar Efsanesi'nde Yaşar Kemal der ki; 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece, İlyas Peygamber ile Hızır, gökyüzünde kayan iki yıldız şeklinde, iki ayrı yönden gelip birleşirler ve yeryüzüne inerler. O birleşme anında tüm akarsular durur ve bir anlığına tüm börtü böcek sessizliğe bürünür. O birleşme anını sadece yüreğinde kötülük, içinde fesat olmayanlar fark edebilir ve buna tanık olan ne dilerse o, Allah'ın izniyle gerçek olur.

29 Nisan 2014 Salı

Mevsimin değiştiğini sokağın başındaki küçük tezgahta meyvelerin değişmesiyle fark edebilmiştim. Hazirandı, akşam üzeriydi ve ben iyi haberlerini henüz almıştım. O an hayrete düşmedim; çok tedirgin, çok öfkeli, çok bedbaht, âh çok kırılmış da değildim. Kalktım, bir fincan kahve içtim ve salondaki parkeyi cilası sökülünceye kadar izledim. Çok sonradan fark edecektim, hiç tamamlanamayacak bir yerimden eksilmiştim. Anne karnından aceleyle sökülmüş gibi, birkaç ay geceleri dizlerimi karnıma çekip sabahı öyle bekledim. Ama bir türlü ellerimi koyacak bir yer bulamıyordum. Ne tuhaf, değil mi? İki diz kapağım vardı halbuki. Can havliyle sustum. Anlatmaya kıyamadığım bir kırgınlığa tâlip olmuştum. Oturdum ve kapalı bir perdenin ardından yaz bitsin diye bekledim. Sabahları, uzun sürecek bir kışın alâmetlerini aradım gökyüzünde. "Uzak" hiç bu kadar davetkâr olmamıştı ama ben kıpırdayamıyordum. Dünyanın en mutlu kadınları artık çiçekçiler değildi ve artık hatırlamak bir hatayı baştan almaya benziyordu. Aradan hayli zaman geçti, mevsim birkaç kez değişti. Şimdilerde içimde yine bir yaz telâşı ve aynı yerden kırılmanın endişesi var. Çünkü insan boş bulunuyor böyle havalarda. Bir yasemin kokusu tebelleş oluyor ve unutmayı dilediğim o günleri hatırlamaya çalışırken buluyorum kendimi. Olacak olan her şeyin esasında müstakbel bir "geçmiş"ten ibaret olduğunu fark ettiğimde ise yatışıyorum. Dünyanın diyorum böyle zamanlarda iyi tarafları da var aslında. Geçiciliğini beğeniyorum meselâ. Bir de tedbir diye muhtemel bir yanılgı ve pişmanlık hissi yerleştiriyorum köşe başlarına. İtinayla..

12 Nisan 2014 Cumartesi

incinmek sanatı

Bir zamanlar hissettiğin şeye hürmet etmek, kahreden bir kedere ömrünce mukayyet olmak mânâsına gelmez, biliyorum. Ancak duamın bir yerinde Tanrıya, tesellisi olmayan bir ânın hasretinden bahsetmişim gibi her gün aynı yerden kırılıyorum. Oysa ilk zamanlar yalnızca kalbimin katılaşmasından endişe ettim. Bir de şu dünya başıma yıkılsın diye çok bekledim. Ne delilik değil mi! Kendine zulmetmenin onlarca yolu var. Ama hiçbiri olmayacağını bile bile beklemek kadar süfli ve vurucu değil. Yaşadığım şeyin ardında kalan olmak, eski bir fotoğraftan hoyrat bir makasla oyulmak gibiydi. Önce saçımın bir parçası ayrıldı benden, sonra omzumda bir kesik peydah oldu. Yanağımı ise fotoğrafta unuttular. Eksildim. Bir müddet sonra uzun sürmüşlüğü ile övündüğüm o hikâye, bir kusuru muhafaza etmek dışındaki bütün mânâlarını kaybetti. Kalbimi işgal eden görkemli heyecan, 'meğer' ile başlayan kayıtsız bir cümlenin katline uğradı. Ama asıl acı olan şu ki, başıma gelenlere katlanabilmek için bile yaşadığım güzel bir ânın hatırasına muhtaç oldum. "Benim her şeye rağmen güzel bir hikâyem oldu" diyebilmenin yüreğime su serpecek mahiyette bir emniyet hissi taşıdığını inkâr edemem. O zaman ne ile avundum hatırlamıyorum. Ama şimdi bilmediğim bir şeyi özlemek dışında bana ne kaldı diye düşünüyorum yalnızca. Bir yığın iç parçalayıcı yokluk, hepsi bu. Sesini neredeyse unuttum diyebilirim. Tedirgin olduğunda ya da bir şeye dikkat kesildiğinde sağ kaşının yukarı doğru kıvrılması, öfkelendiğinde sol yanağında beliren yara izi, güldüğünde gözlerinin çukuruna çekilip küçülmesi dışında bir kayıt da kalmadı pek zihnimde. İnsanın hafızasından silinen şeylerin bir sıralaması da yok zaten biliyorsun. Ama gerçekliği tartışılmaz bir nokta var. Dünyada geçirdiğin bir ânın kıymeti yalnızca sana hissettirdiği kadar. Dahası ise bir kez daha incinmek demek.

haşiye

5 Nisan 2014 Cumartesi

Sevdiğim ve dilediğim şeylerin kaderimde olmama ihtimâliyle yüzleşmek, kurabileceğim en mükemmel cümlenin peşine, kendinden önceki her cümleyi noksanlıkla ithâm eden bir 'ama' yakıştırmak kadar vurucu oldu bayım, haklısınız. Genç denilebilecek bir yaşın neredeyse ortasındayım ve yaşadığım bu dehşetten beri mütemâdiyen eskiyorum. Sallanıp duran bir dişi muhtemel bir ağrıyı göze alarak diliyle gidip gelip ittirir gibi, fırsat bulduğum her ân, kaderle baş etmenin imkânını düşünüyorum. Abartıyorum bayım evet, çünkü ben gözünde büyütmek gibi rezil bir hassasiyetin mükellefiyim. Açıkçası bazen de hayret ediyorum. Bütün bu ahlâki zaaflar ve dünyalık hevesler nasıl oluyor da temize çekiliyor, bunca kelime varken anlaşmak neden bu denli zor aklım almıyor. Bilmiyorum farkında mısınız bayım, ama biz tekmil insanlar bir süredir büyük bir felâket olsun diye bekliyoruz. Gün içerisinde en çok huzursuzluktan besleniyoruz. Memnun olmak üzere gittiğimiz memleketlerde bile bir hayal kırıklığı arıyoruz. Birbirimizi perişanlığın sınırlarına kadar çekip sonra da iyi olmanın vebâlinden bahsediyoruz utanmadan. Üstelik her gün sevdiğimiz insanların kibrine tanık oluyoruz ve bu plastikliği hiç yadırgamadan hazmediyoruz. Önceliklerimiz bile bizi ele veriyor artık. İyi ki Tanrı değiliz bayım. Hatadan münezzehlik bize göre değil.

15 Mart 2014 Cumartesi

Az evvel odada bir fazlalık varmış gibi huzursuzlandım. Kışın bile aralık duran penceremi kapattım. Cezveyi ocağa koydum. İçine biraz tarçın kabuğu kırdım. Ihlamurla demleyip bir kaşık da bal kattım. Bir süredir bunu sık sık tekrarlıyorum. Kalbim acıdan parçalanır gibi olduğunda ne yapacağımı bilmediğimden fiziksel bir yarayı tedavi eden ne varsa ona tevessül ediyorum. Ya da düşünmemek için kendime yeni yeni işler icad edip uzun vâdede zihnimi meşgul edecek sıkıntılar peydahlayarak gün tüketiyorum. Çünkü geceleri uyuyabilmek için gündüzleri kendimi hırpalamam gerekiyor. Çünkü zamanın bir yerinde bıraktığım boşlukları köreltmenin en kestirme yolu bu. Sığındığım tek yer evimin bir odası. Yalnız korkarım bu tek göz yerde de huzursuzluğumu, ciğerimi yakan bu acıyı bertaraf edecek, bana güven aşılayacak bir genişlik yok. Zaten bana ne olduysa son on üç günde oldu. On üç gündür uyumadan evvel 'Tehlikeli Oyunlar'ı okuyorum. Hikmet bir türlü susmuyor zihnimde, susturamıyorum. Aradan çok geçmeden, daha bir kitap kahramanının iç sesiyle baş etmeyi beceremezken, naif bir Fransız filminin* incelikli kederine gark oluyorum. Kahrolmanın, insanın kalbinin paramparça olmasının ete kemiğe bürünmüş hâlini Carole'de, baştan çıkarıcı bir güzelliğe rağmen geçmiş anılarına şarkıların tesiriyle hâlâ bağlı kalmayı Antoine'de gördüğümden beri toparlanamıyorum. Ancak kabullenerek ve affederek iyileşebilen mutsuz bir kadın ve hiç çekinmeden zaaflarının peşine düşen bir adamın hikâyesi ayağıma dolaşıyor. Sonra o da yetmiyor. Özenle vâr ettiğim o eşsiz gücenmişlik hissini bir şarkıyla** perçinliyorum kalbime. Çünkü vesileler bu kadar cazipken karşı koyamıyor insan. Mutsuzluk insana hiç de öyle durduk yere tebelleş olmuyor.

* Café de Flore
** Serap Tamay - Zati de Vurgunum Sana 

14 Mart 2014 Cuma


Kırgınlığa bir diğer reçetemdir. Şairin "incelikli zulmün" dediği yerdir. Ve bilhassa saksafonu sevmem sebebimdir.

11 Mart 2014 Salı

Masalların, imrendiğimiz o aşk hikâyelerinin büyüklük alâmetlerine, değme filmlerdeki tanışma sahnelerine taş çıkaran destansı başlangıçlarına, mükemmelliğinden işkillenmediğimiz kalifiye karakterlerine dâir ahkâm kesebilecek vaziyette değilim elbet. Birini çok sevmek mümkün müdür, onu da bilemem. Aşkın lutfettiği, her kula nasip olmayan bahtiyarlık hissini de ayırt edemem diğerlerinden, haklısınız. Ancak izin verirseniz, sevilmenin edilgen bir fiil olmaktan çok daha derin bir mânâsının olduğuna şahitlik edebilirim. Birini itinâyla sevmenin inceliklerinden pekâlâ bahsedebilirim. Kederinin güzelliğini övecek olursanız, o meselede de size hak veririm, telâş etmeyin lütfen. Zira bana sorarsanız acı çekmek, şiddetine mukabil naif bir eylemdir. Gösterişsizdir. Belki fedakâr olmayı bile gerektirir. Meselâ ayrılığın tebelleş olduğu insan dünyanın en içten dileğini kendinden esirgeyebilir. Sevdiğini dünya gözüyle görmekten endişe edebilir. Ne de olsa yas, kaybın gıyabında tutulur. Hem neticede her tecrübe idâre-i maslahattandır. Yanılıyorsam söyleyin lütfen. Kendine vâr olacak genişlik bulmuş her acı, bir sonrakinin eşik değerini tebliğ etmek üzere gönderilmiş değil midir?

1 Mart 2014 Cumartesi




Cânım annemin dünyaya geldiği ev yetmişinci senesini doldurmak üzere. Çocukluğumun bu eve dâir tek hatırası gıcırdayarak tırmandığımız merdivenin hemen sol çaprazındaki odanın büyük babama ait olduğu. Evin ön tarafında çıkıntı ile dışarıya doğru genişleyen ve aile efrâdının köşk ismini verdiği bu oda, esasında, saat tamiri ile meşgul olan büyük babamın çalışma odasıydı. Kapısı aralandığı an pencereden odayı hınca hınç dolduran güneşin içinde dans eden toz zerrelerini görmek mümkündü. Bütün duvarları kaplayan envâi çeşit saatin tik takları, gül kokusu, ve büyük babamın gülümseyen yüzü ile, eşikten adımımızı atar atmaz bir büyüye tutulmuşuz gibi kalbimiz çarpardı. Abartıyorduk evet. Çünkü o yaşımızda sorsaydınız bize, Harikalar Diyarı’nın bizim köydeki şubesinin bu dört duvarın arasında saklı olduğuna biz, ekmek, Kur’an ve bildiğimiz tüm kutsal şeyler üzerine yemin ederdik bayım. Hem de hiç tereddütsüz.

27 Şubat 2014 Perşembe

Biliyorum yanlış yüzyılda doğdum. Vakit Orta Çağ değil. Ben de kabarık elbiselerinin altına giyeceği camdan pabuçlarını hesap eden, bağcığına attığı her bir düğüme ayrı bir masal üfleyen kadınlardan değilim. Ancak müşterek bir yaratılışın yazgısı gereği arketiplerimde benzer hisleri taşıyorum. Yüzyıllar önce bir kadın nasıl inciniyorsa ben de öyle inciniyorum. Tek bir sözle ayağım yerden kesilirken, basit bir umursamazlıkla burun üstü yere düşebiliyorum. Kırılmamak adına duvarlar örüyorum etrafıma ben de. Yüksek tavanlı, geniş pencereli bir kafes inşa ediyorum âdeta. Sonra sıkışıp kalıyorum olduğum yerde. Gün geliyor başımı uzatıyorum bir pencereden. Her kapıda bir değirmen. Hepsi bir korkuyu öğütüyor benim için. Baş edemiyorum. Her şey bir adım ötemde. Uzansam kol mesafesinde. Terk etmeye kalksam, bir adım daha atsam, dünya dağılacak sanki. Yüzüme bakmayın bayım lütfen. Gülmeyin. İnanın başka türlüsünü bilmiyorum. Aşk ihtimallerinden korunaklı bir coğrafyanın sâkiniyim. Zaman zaman 'Hâlâ seviyorum' dediğim bir adamın gölgesi çürüsün diye bekliyorum içimde. Her şey bu kadar gösterişsizken ve ben delirmeye bu kadar meyilliyken, kırgınlığıma tekrar şahit olmanızın gereği yok.

haşiye

23 Şubat 2014 Pazar


* Barış Bıçakçı-Sinek Isırıklarının Müellifi

Sevdiğim şeylerin listesini yapmaya karar verdim. Kırgınlığa reçete de, önceleri, benim çok sevdiğim şarkılar için yaptığım bir listenin adıydı zaten. En son kaçta kaldım hatırlayamıyorum. Ben de baştan aldım. Bu şarkılar Tanrım. Bunlar aklımı alıyor.

21 Şubat 2014 Cuma

Çok zaman geçtiğini ve yerli yerinde de dursa, her şeyin esasında ne çok değiştiğini, çocukken uzanamadığım rafların ve annemin itinayla dizdiği porselenlerin şimdilerde elimi nasıl yanılttığından biliyorum. Hayatta hep inanmaya hazır olduğum hadiselerin meydana geldiğini fark etmemle payıma düşen hayret duygusunu son zerresine dek tükettiğimi zannederken, bu mucizevi yanılgıyı zihnimde bertaraf edemiyorum. Ama ille de düşüneceksem, bir angaryayı başımdan savar gibi düşünüyorum. Çünkü ben tutarsız olmayı bilhassa seviyorum. Hayatta bir yere varmaya, en çok da bir şey olmaya tenezzül etmezken, yine hayatı kendime zorlaştırmaktan geri durmamamı da başka türlü açıklayamıyorum. İnsanın kendisiyle muhasebesinin onlarca yolu varken, ben, bana her şey müstahak deyip muhtemel olan her şeyin üzerini kalınca çiziyorum. Hayıflanmıyorum zira dünyaya dâir hiçbir vaad, burada geçirdiğimiz zamanın tekrarının olmaması kadar baştan çıkarıcı değil. Siz de takdir edersiniz ki  hayatı katlanılır kılan şey onun bir defaya mahsus olmasıdır ve ben tekrara düşmek istemem. Dünya hâlidir. Dahası dünyanın bin bir türlü hâli vardır. Bir can kaybının yasını tutmuyorsan rafine bir acıdan da bahsedemezsin meselâ. Ancak sıradan bir keder, çıldırmak için harika bir ilham kaynağı olabilir pekâlâ. Başımızı vurduğumuz yerin, acımızı dindireceğine de imanımız tam olabilir. Gittiğimiz yollardan dönemememiz de mümkündür sonra. İşte böyle zamanlarda diyorum ki, dünya bazen tam bana göre. Dünya ve ben, bazen, birbirimize çok benziyoruz. Allah aşkına söyleyiniz, biz, ikimiz, kendi içimizde tutarsız olamayacaksak, daha nerede olabiliriz?

15 Şubat 2014 Cumartesi

Bir rüyanın bana ettiğidir. Huzursuzluğum üç gündür hiç hafiflemedi. Elim taze bir pas kalıntısına değmiş de yanlışlıkla ağzıma götürmüşüm, o rezil tat tüm kuvvetiyle dilime damağıma yapışmış gibi iflâh olmaz bir his. Sorsan, ezbere bildiğim yüzü, eşgalini tarif edecek kadar bile görmüş değilim. Rüyanın içindeyken de, boğulur gibi uyandıktan sonra da, abartılı bir hayretten başka kayıt düşmedi zihnime esasında. Büyük sözüme tövbedir. Ancak ben böylesi bir canına okumak görmedim. Eskimiş olandan bana kalanı çoktan sineye çekmiş, insan olanın en büyük illetidir dediğim alışmak kusurunu kalbime çoktan yama etmişken, bir hatayı baştan almaya benzettiğim hatırlama cehennemine düşmek bu kez çok ağır geldi. Oysa sorsanız, hayatında büyük sözlerinden ziyade aklından geçenlerle sınanmış biri olarak başıma gelebileceklerin kaygısından münezzeh, korkularından emindim bundan tam da üç sabah evvel. Öyle rahattım ve olacak olana itaatkârdım.
Ben, rüyaların kalple irtibatından hiç şüphe etmedim, yanıltmış olmayayım. Ama sanıyorum ki bu kez hazırsızlık yakalandım. Bu kez usandım.Yeltendiğim şey itiraz değil, münacaatımdır! Meylettiğinin kalbinde hiçbir ederi olmayan ve müspet bir gelecek ihtimali bile içermeyen bir hissin  muhafazasından artık sana sığınıyorum, kırma beni. Ben yanlış bilmiyorum. Kalpleri evirip çeviren ve dilediğine ısındıran Rab, bir yarayı iyileştirmeye de muktedirdir elbet.

14 Şubat 2014 Cuma

Allahım, haddimi bağışla. Geçmişini beğenmeyen bir yeni yetme değilim. Ömrümce kahrını çekeceğim bir pişmanlığım da olmadı hiç. Ancak yaşadıklarımla övünüyor da değilim. 'Dünyada geçirdiğin bir anda ebediyen kalacaksın' deseler, seçeceğim bir ânım yok. Mutlak mutluluğun imkân dahilinde olmadığını kavradığımdan bu yana, her türlü kederin mübah kabul edildiği bu dünyanın geçiciliğini daha çok seviyorum. Bir yanımla anne babamın sağ ve yanı başımda olmasını bir şükür vesilesi addederken, diğer yanımla kalbe ziyan bütün acıların, dünyaya dâir iyi ve güzel olan şeylerle birlikte fenâ bulacağı hakikatini gözden kaçırmış olmamı ise affedemiyorum. Her varlığın, fikrin ve hissin zıttıyla tecelli ettiğini öğreneli epey oldu. Bunun hakkâniyetine itirazım yok. Ancak devir, değer biçtiğimiz değerlerin mânâsını yitirmesiyle bir hayli değişti. Bir harp mâlülünün yarasıyla, bir ehl-i keyfin sinek ısırığının aynı yaygarayı koparmasına defalarca şahit oldum. Keder ile övünmenin, acıya sabretmekten daha geçer akçe olduğunu pek çok kez sevdiğim şairlerden okudum. İç dünyamızı sere serpe teşhir ederken ismimizi ısrarla sakınmamız en modern hastalığımız oldu ve sırf modern olduğundan, bu durumun akla mugayirliğinin hiçbir ehemmiyeti yoktu. Kendimizden bahsederken etrafa püskürttüğümüz özgüvenimiz, bir başkasını dinlerken merhametsiz bir pervasızlığa dönüştü. Hayretimi bağışla Allahım, dünya artık gözümde büyüyor. Dünya git gide enteresan bir yer oluyor, aklım almıyor. Aklımın almadığı bir şeyi anlatması çok uzun sürüyor. Dünya bizim zannettiğimiz bir yer değil. Dünya kimseye oralı bile değil. Esasında dünya sevinilecek bir yer değil. Dünya, üzüleceğimiz bir yer hiç değil.

6 Şubat 2014 Perşembe


Siz de takdir edersiniz ki, kalbimizdeki o muhteşem sıkıntı böyle şarkılara çarpıp dağılıverdiğimizde başlar.

4 Şubat 2014 Salı

Benim de huy edindiğim birtakım ârızi şeyler var. Bazı şarkılarda günlerce konaklıyorum meselâ. Bazı şiirleri ezber eder gibi dönüp dönüp tekrar okuyorum. Altını çizdiğim kitapların üzerinden tekrar geçiyorum. Kimi filmlerin vurulduğum sahnelerinin dakikasını, saniyesini kuvvetle aklımda tutuyorum. Çünkü ben çok sevince çok tekrara düşüyorum. Şimdilerde ise en çok yaptığım şey Travis'in tek şarkısını üst üste dinleyip emin galip'ten okumak. Bir süredir uyumadan önce rastgele bir post seçiyordum. Tamamlayalı çok oldu. Bu kez de baştan aldım sırayla gidiyorum artık.
Hayatta en çok üşenmeden yazan insanlara imrendim ben. Zaaflarını, endişelerini, hayal kırıklıklarını, sevdiği şeyleri açık bir yara gibi göstermekten çekinmeyen ve bunu alçak gönüllü bir maharetle süsleyenlere. Ve elbette Kadıköy'ü methedenlere.
...
Söylediğimde ısrarlıyım bayım; daha çok yazsanız daha çok okurdum. Zannediyorum tekrarda zevâl aranmaz: Eksik olmayın.

külbe-i ahzân

Ben içimden bir türlü uğurlayamadım seni. Felâketim işte böyle başladı. Çatlak bir kemiğin acısını taşır gibiyim senden beri. Hayatta vârlık bulmuş hiçbir hissin yok olmayacağına imanım tam, daha evvel de söyledim biliyorsun. Bunun her defasında yanlış yerden kaynamasını da ancak böyle açıklayabiliyorum kendime. Bir de kadere tam yetki veriyorum bu meselede. Çünkü talihi kıramıyorum, kıramıyoruz. Memnun edilmek istenen bir sevgili gibi, her dilediğini ömrümüzden bahşediyoruz. 'Seninle yollarımız nasıl kesişti, nerede ayrıldı, neyi beceremedik'in üzerinde durmayacağım. Kadınlar, sırtlarını yaslayamayacakları adamlara aşık olmakla illetlidir. Ben de senden bir türlü emin olamadığımda, hep bir kırgınlık çıksın aramızda diye dua ettim; yalan değil. Ancak Tanrı hikâyenin sonunda, kırılan taraf olmayı bana lâyık gördü. O da haklıydı, zira ben gönül yıkmaktan her defasında O'na sığınmıştım. Aslında bu, muhtemel bir kırgınlığı da göze almaktı. Bilmiyordum. Daha doğrusu bu kadar sarsılacağımı tahmin etmiyordum. Çünkü basiret dediğimiz sevgilim, neticede bağlanan bir şeydi.
Bilmem hatırlar mısın; seninle en son konuşmamızda ben ısrarla olan biteni anlamaya çalışmıştım, sen ise fedakârlığınla övünmüştün. Bunu o zaman fark edemedim. Hatta sırf bunun hatrına ben seni her sabah bir kez daha affettim. Canıma okumuştun halbuki. Ben raftaki bir fincanın devrilmesi gibi nazikçe kırılmış değildim sevgilim. Buna rağmen empati kabiliyetimi kendi aleyhime kullanmaktan çekinmemiştim. Seni kalben anlıyordum ama sana hak veremiyordum. Çünkü henüz insanlara dâir inancımla övünmekten vazgeçmemiştim. Görüyor musun sevgilim, o vakitler ne de güzel, nasıl da itinayla yanılmışım meğer. İnsan değişiyor, günbegün, anbean değişiyor sevgilim. Sözkonusu duygularsa eğer, tutarlılık ayrı bir meziyet gerektiriyor. Şimdilerde Emrah Serbes'in dediği gibi 'vasıfsız bir keder'in hâmiliyim ben. Sana dair hiçbir haber almamak için harcadığım insanüstü çabayı çoktan bir alışkanlığa çevirmişken, özlemini bile kalbimden tahliye etmeye başlamışken, sesini unutmaya başlamama içerliyorum. Acı olan şu ki henüz senden sefer imkânım yok benim sevgilim. Ben şimdilik yalnızca senden kalana tahammüle yazgılıyım.

2 Şubat 2014 Pazar



                         Benim içimdeki bu 'âh'ları devirmenin de bir yolu vardır elbet.

31 Ocak 2014 Cuma



Aldığın nefesin ciğerinde patlaması diye bir şey var. Bazen kendini öyle açık ediyor ki bu his, hiçbir yere sığamıyorum. Huzursuzluğuma bir isim koyamıyorum. Bir gün içinde bütün ruh hâllerine girip çıkıyorum. İçimde âdetâ bir yeryüzü sarsılıyor. Sanırsın kilometrelerce.. Ama ben bu hâlime neyin iyi geleceğini bir türlü tayin edemiyorum.
Kalkıp bir duş alıyorum. Usul usul saçımı tarıyorum aynada. Bir kahve koyuyorum, penceremi açıyorum göğsüm genişlesin diye. Bildiğim bütün Fransızca şarkıları playliste atıyorum. Cemal Süreya'dan rastgele bir sayfa çeviriyorum. Hüzünbaz olmadığını bildiğim tek şâirden. Kâr etmiyor. Siyah beyaz bir film açıyorum sonra. Yeşilçam'dan Vesikalı Yârim olsun diyorum meselâ. Olmuyor. İyi gelmiyor. Bu her neyse içimde bir türlü halledemiyorum ben. Çok sevdiğim bir hikâyenin sonunu getirememişim, harika bir filmin son on beş dakikasında salonu terk etmek zorunda kalmışım gibi. İlk defa dinleyip vurulduğum bir şarkının sözlerini aklımda tutmayı becerememiş, bir daha da ona tesadüf edememişim gibi. Eksiklik değil, "yarım kalmışlık"tan bahsediyorum.
..
İnsanı layığıyla sevmekten alıkoyan bir şey biliyorum ben. Bir kere kırılınca içinde bir yer, hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bütün ömrünü hep birine anlatacakmış gibi yaşayan insanın inceliğinden, mirasiyelik anılar dilemişken Tanrı'dan, böyle bir 'yaşamak'a maruz kalmak incitiyor beni. İçerliyorum, bilmiyorsun. Bunca kederden, kalbime muhalefetten beslenmek yoruyor artık beni, bilmiyorsun. Lütfen sevgili iç ses. Bitir artık. Sana yalvarırım. Bu bahsi kapa! *

* Didem Madak

22 Ocak 2014 Çarşamba

Tanrım sana anlatacaklarım var. Uzun uzun... Ama şimdi değil.

20 Ocak 2014 Pazartesi



Ben dünyaya dair bir çok şeyi annemden öğrendim. Onun söylediği, anlattığı şeyler, ancak kadim zamanlardan kalma bir bilgenin bilebileceği türden şeyler değil, aksine sıradandır. Ancak en çok bu yönü tesir etmiştir bana. Çünkü annem en nihâyetinde söylediklerinde hep isabet etmiştir.
Benim annemle ilişkim de hiçbir zaman bir anne-kızın yüz göz olabilme derecesine ulaşmamıştır. Zira ben ona, aklımdan geçenlerden, gönül meselelerimden hiç bahsetmedim; ama o benim ruhumu ezber etmiş gibi sezdi bu güne kadar. Yoluna koyamadığım şeylerin arasında çaresizce debelenirken “Allah var, gam yok” deyip dünyanın en ümitvâr tesellisini o bahşetmiştir bana. Duası hep üzerimde, bir kol mesafesindedir. Tanıdığım ilk şair de annemdir meselâ. Çünkü sonbahara ‘güz’ der o, bahçesinde en çok fesleğen yetiştirir. Kendi yetiştirdiği gülden şerbet yapar, “Ölmüşlerimizin canına gitsin der”, öyle ikrâm eder misafirlerine. Can şenliğimi de yine ilk annemden duydum ben; Kâmran’ı ve Reşat Nuri’yi henüz okumuş değildim. Bakmayın babamın çocukluğumda bana Kemalettin Tuğcu hikâyeleri aldığına. Benim ilk kitabım annemdir. Dünya annemin yaşadığı kadardır. Yine annemden bildiğim dünya, etme bulma dünyasıdır. Ama imtihandan olsa gerek, etmeyen de bulabilir kimi zaman. Ezber bozmam ama ben böyle yanılgılara düşünce. Annemden şüphe etmem. Artık dünya hakkında düşünmemeye karar veririm meselâ.
Bu zamana kadar annemle çok farklı olduğumuza inandım ben, bir tarafımla ona hep muhalif oldum. Şimdi ise gün geçtikçe anneme daha çok benzediğimi fark ediyorum. Ondan öğrenmem gereken çok şey var biliyorum. Anneme “Varlık da yokluk kadar büyük bir imtihan mıdır?” diye sormalıyım meselâ. “Sana anlatacaklarım var anne, ancak vakit buldum, yaralarımı henüz temizledim.” demeliyim. “Gücenme bana.” deyip sarılmalıyım sonra. Çünkü bu hep böyle olur. Başına gelenleri kendine anlatman bile zaman alır.

19 Ocak 2014 Pazar


Önce banyo yapacaksın. Saçını bir havlu yardımıyla kurulayacaksın. Biraz ıslak kalacak ama umursamayacaksın. Saçını tararken bir ara gözün aynadaki yüzüne takılacak. Önce bakakalacaksın. Anlık bir tereddütten sonra izlememeye karar vereceksin. Mümkünse bebek yağını da kullandıktan sonra Türk kahvesi içerek yatağına yatacaksın. O esnada kime ne iyi gelir bilmem. Ama bana böylesi şifâdır.
Eskiden olsa bu Pazar sabahında çoktan Kadıköy'e koşmuş, bu vakitlerde de çoktan eve dönmüş olurdum. Birkaç dergi, yeni bir kitap, belki bir defter olurdu beraberimde. Kurukahveci Mehmet Efendi'den yüz gramlık paketi çantama atıp Moda'ya tırmanırdım ara sokaklardan. Sahafa uğrar, insan eli ve yüreği değmiş kitapların tozunu alırdım göz ucuyla. Lütfü Abi bir çay söylerdi. Biraz soluklanır sonra tekrar düşerdim sokağa. Dünyanın öbür ucuna gidebilecekmişim gibi bir hevesle hem de. Çünkü dünyadan göz hakkımı ancak okuduğum kitaplarla ve sokak sokak yürüyerek alacağıma inanırdım. Bir kız çocuğu görsem eli babasının avucunda kaybolmuş, kenarlarına pembe çiçekler işlenmiş lacivert pelerinimle altıncı yaşım gelirdi aklıma. Babamı bir kez daha özlerdim. Bir kafenin masasına iliştiğimde, hemen sağımda torunuyla Hugo'nun Sefiller'i üzerine sohbet eden bir büyük anneye kulak misafiri olurdum heyecanla. Birazdan ben de katılırdım onlara tanıştığıma memnun olduğumu minnetle ifade eden gözlerimle.
Bahariye'de lavanta keseleri satan dünyanın en zarif kadınına rastlardım sonra, hatta şanslıysam akordeon ya da mızıka çalan birileri olurdu Süreyya'nın civarında. Boş bir banka konuşlanır o şenlik hiç bitmesin diye yüzümdeki gereksiz tebessümle içimden dua ederdim. Güneşi hissettikçe ona sarılasım gelirdi. Gökyüzünün el değmemişliğine bir kez daha vurulurdum. Kepenksiz çiçekçi dükkânlarının önünden her geçtiğimde onları daha çok severdim. Sonra vakit girerdi, o insan üstü, ilâhi âhengiyle ezanı dinlerdim. Osman Ağa'da namaz kılar kalabalığa karışırdım huzurla.
Ben Kadıköy'ü anlayarak severdim. Hâlâ da seviyorum üstelik. Ama insan hiç fark etmeden alışkanlıklarını terk edebiliyor. Buna bir son vermeliyim artık. Bu hikâyeyi burda güzelce bitirmeliyim ve sevdiğim şeylere hakkını teslim etmeliyim. Uzatmanın bir mânâsı yok. Şairin de dediği gibi coğrafyanın en güzel yerindeyiz, en güzel günlerinde gençliğimizin. İstesek cenneti kurtarabiliriz. *

*Hasan Hüseyin Korkmazgil / Ağustos Şiiri

haşiye

18 Ocak 2014 Cumartesi

Bazı günleri kokusuyla hatırlıyorum. İdeal işleme mekanizmasını bir türlü tutturamadığına inandığım hafızamın en hastalıklı tarafı bu sanırım. Anahtarımı, şemsiyemi, telefonumu, kulaklığımı kamuya bağışlamak mevzu bahis olunca son derece maharetliyken, söz konusu kişisel tarihimin kederleri olunca bir kelime, bir şarkı, anlık bir bakışla bile canıma okuyor sağ olsun. Meselâ çocukluğumun hatırlayabildiğim en eski anısı, ben üç yaşındayken birlikte kıra dolaşmaya çıktığımız büyük babamın beni dağın başında saatlerce yapayalnız bırakması. Bulutların üzerine uzanamayacağım hakikâti, beşinci yaşımın hayal kırıklığı. Abimin evden ayrılışı on birinci, annemle ilk ciddi dargınlığımız on altıncı, adı konulmamış bir gönül meselesinin müstear mensubu olarak tüm acemiliğimi eşsiz bir performansla ortaya koyma cehlim ve cesaretim ise benim yirmi beşinci yaşım. Böyle durup biraz düşününce fark ediyorum. Tüm bunlara rağmen, yine bunların üzerinden hayli zaman geçmiş. Hiçbir acıma bir erdemmiş gibi dört elle sarılmış değilim ama unutmuyorum ve ben böyle kuvvetle aklımda tutarken diğer insanların kendilerini iyi hissetme kudretine hayran oluyorum.Size de olur mu bilmiyorum, bu gücenikliğin özleme evrildiği bir yer var. Ben işte tam olarak oradayım. Sevdiğim adamı hatırlı bir misafir gibi ağırladım hayatımda. Şimdilerde ona dair acıların en kuvvetlisi beni böyle özlemediğini bilmek. İnciniyorum, incinmek diğer kadınlar gibi bana da yakışıyor artık. Onlar gibi ben de bekliyorum hem. Tek başınalığımın bütün görkemiyle, pencere kenarında, kapı zillerinde dirileceğim günü bekliyorum.

16 Ocak 2014 Perşembe

Ruh hâlimi el yazımdan saptayabiliyorum. Öfkeliysem, baş edemediğim şeyler varsa, kağıdın ve kalemin canına okur gibi sıralıyorum kelimeleri. Kalemim kağıdı delip geçecek gibi oluyor. 'e' ile 'a' birbirine dönüşüyor meselâ. 'r'ler sağındaki ve solundaki harflerin arasında kaybolup gidiyor. Bazen sağa yatık bir hâl aldığı bile oluyor. Böyle zamanlarda aceleci de davranıyorum sanırım, çoğu zaman okunaklı bile olmuyor yazdıklarım. Ama hüzünlüyken kağıdı bile incitmeye korkuyorum. İlkokul çocuğunun yeni bir deftere başlarkenki itinâ ve hevesi nasılsa, ben de öyle tutuyorum kalemimi. Hayatımın en muntazam yazıları ben üzgünken çıkıyor ortaya. Bazen bir cümlenin, bazen bir kelimenin hatrına yazıyorum. Yoksa yazmak bana iyi falan gelmiyor, sadece arada nükseden bir alışkanlıktan ibaret. Kendimi anlatırken de yorulan bir insanım esasında. Başa gelen olaylardan ziyade, hislerin ve fikirlerin mahremiyetine inanırım hem.
Yalnız ketum bile sayılabilecek bir mizacın sahibiyken, bir süredir burada bu perdeyi yırtmış olmamın hesabını veremiyorum kendime. Üstelik rahatsız da etmiyor bu hâl beni. Tumblr'dan henüz transfer olmuş, orada bile birkaç cümle dışında kendini hep esirgemiş biri olarak burada bunca anlatma iştahıma hayret ediyorum. Üstelik hayatta en çok yazmaya üşenirken, kelimeler için münasip bulduğum yerden kendim bile memnun değilken, çok anlatmayı çok sevmezken, 'içimden gelmiyor' mottosunu biricik egom için paylaşım eşik değeri zannedip insanların kederlerini, hayal kırıklıklarını, aşklarını, özlemlerini, endişelerini, çocukluk anılarını öyle ulu orta deşifre etmelerine bir türlü anlam veremezken. Dünya küçük. Dünya ettiğin büyük sözlerin gelip seni bulması için çok küçük.

11 Ocak 2014 Cumartesi

"Bu ara başa çıkamadığım şeyler var, galiba acı çekiyorum." deyip olanı, ama bir türlü bitmeyeni anlattığımda "Hayatta çok daha temel, çok daha sarsıcı acılar var." deyip nazikçe haddimi bildirmişti. Biraz düşününce ben de hak vermiştim ona. Hatta uzunca bir süre elimi kalbime bastırıp ıstırabını dindirmeye çalışmış, büyük acılarla sınanan insanlara karşı mahcubiyet bile duymuştum. Doğrusu bu beni bir süre idare etmişti. Bu sayede abartmamam yönünde sık sık telkinler veriyordum kendime ve yine kendi nazarımda güçlü kadın imajımı tazeleyip gururlanıyordum. Ancak çok sürmedi bu hâl. Hakikâtte olup bitenle, olması gereken arasında içimde bastırdığım mücadele bir gece yine uyuyamazken sona erdi. En zayıf anımda yakalamıştım kendimi ve direnmenin bir mânâsı da kalmamıştı artık. Teslim olmuştum. Madem başıma bunlar gelmeden önce ben geceleri başımı yastığa koyduğumda ağlamazdım, acıdan uyuyamadığım olmazdı. Demek ki acının şiddeti başka bir şeydi, mahiyeti bambaşka bir şey. Geceleri seni uykundan eden ve ağlatan her acı esasında birbirine denkti. Kendini tutmanın faydası yoktu. Tek mesele kalbinin nasıl parçalandığını bilmendi. Zira bir kalp kedere bu kadar teşne iken, malum kederden başka her şey teferruattı.

8 Ocak 2014 Çarşamba

Bir keresinde ismini anımsayamadığım bir yazar gidecek yerleri olmayan insanların evlerine sığındığından bahsetmişti. Günlerce Üsküdar'a, evime her dönüşümde bunu düşünmüştüm. Sahi benim de gidecek yerim yok muydu?

5 Ocak 2014 Pazar



"Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım" sonrasında "Bırak ben yalnız ağlayayım"a dönüyor
dedi.
Benim döneli çok oldu.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Günler öylesine geçiyor. Benimse tek maharetim onlara ad koymak. Ama bazen bu kadarını bile beceremiyorum. Meselâ bana sorsanız dünden bugüne iki gün geçmiş gibi. Bunda ilaç kullanıyor olmamın etkisini de yadsıyamam elbet. Altı saat ara ile theraflu alıyorum, iki saat aralıklarla uyuyorum. Aslında yatmak mesele değil, şimdilik şikayetim yok. Zor olan şu ki hastalık beni daha da duygusallaştırıyor. Sanki vücudumda dolaşıp duran mikroba değil de kederlere karşı direncim azalıyor. Güçlü olmaktan yorulduğumda hastalık bahanesiyle acıya teslim oluyorum, boyun eğiyorum sanki. Kendimi daha çok dinliyorum, dinlerken de daha çok yoruluyorum. Zannediyorum tam da bu yüzden hastalıklar günahlara kefaret sayılmış olmalı. Mâdem kalbi yerle bir eden acılar bağışlanma için bir vesile kabul edilmiş, ben diyorum ki özlemek de birkaç günaha bedel sayılsın. Çünkü ben bundan daha beterini henüz bilmiyorum. Ayrılık demeyin ayrılık da, birini kaybetmek de neticede bir süre sonra "onu özlemek"e çıkıyor. Saç diplerimdeki sızıdan biliyorum ben bu hissi. Burun üstü yere düşmek ne ise, özlemek de o benim için. Böyle zamanlarda "Allahım" diyorum. "Bana biraz göz aydınlığı.."

3 Ocak 2014 Cuma



On beş gündür tebelleş olan bu baş ağrısının mevsimle, üşümekle, hücrelerimi bi'lfiil işgâl eden grip virüsüyle hiçbir ilgisi yok. Bir elinle odanı toparlarken diğer taraftan bir yerlere takılıp dağıtmak neyse, benim kendi hayatıma yaptığım da tam olarak bu. Siz ister talihsizlik deyin, ister dikkatsizlik. Ben biraz edebiyatını yapıp yaşama telâşı diyeceğim. Yaşarken telâş ediyorum evet, hâlâ elim ayağım birbirine dolaşıyor. Aşık bile değilken üstelik. Ama sorsanız son 18 ayımın en aklım başımda vakitleri bunlar. Bilinçsizce kahrolduğum ve kendimi tüketme pahasına ağladığım fetret devrini "yazgı başa gelen en güzel şeydir" adını verdiğim  bir iç ihtilâlle geride bıraktım. Arada bir kırgınlığıma reçete yazıyorum. Hepsi bu. Ama sorsanız beklemelerim elbette bâki. Zehra kadar ümitsiz değilim, dünyanın küçük olduğuna daha evvel birkaç kez iknâ olmuşluğum var ama bu kez ihtiyatlı davranmaya kararlıyım. Zira vaktiyle "Bunu da söylersem her şey daha iyi olacak" zannıyla çok alengirli ve acı bir yanılgıya düştüm ve neticede, en zarif ifadesiyle, kendime zulmettim. Şimdi sadece, arada, özlemekten içim parçalanıyor. Bununla da baş edebiliyorum, artık yolunu yordamını öğrendim. Hemen zihnimi meşgul edecek bir şeyler buluyorum, uyumadan önce bir kaç meseleye canımı sıkıp huzursuzluk icâd ediyorum. Erteleniyor kendiliğinden. Bazen de yeni bir şeyler olacakmış gibi geliyor, mânâsız heyecanlara kapılıyorum. Sonra o da hemen geçiyor. Hem özlemden, hem de heyecandan oluyorum . İşte böyle zamanlarda şaire hak veriyorum. "İyileşecekse bu şey, hiçbir şeysiz iyileşecek." Ben de o camın arkasında durup akan hayata ve zamana bakacağım.

1 Ocak 2014 Çarşamba

Ben aslında Rus öykülerindeki kışları seviyorum. Aralık ayının son gününde sokağa adımımı attığım an başlayan yağmurun bende bıraktığı bu memnuniyetsizlik hissinin başka türlü izahı yok. Bu şehrin kışa bu denli muhalefetine içerliyorum. Deniz seviyesinde iken ve dağlar kıyıya paralel değilken hem de. Hem de bir şeylerin her zaman benim istediğim gibi olmayacağını en acı hâliyle tecrübe etmemin üzerinden çok geçmemişken. Haddimi bilmiyorum esasında mevzu da bundan ibaret yalnızca. Vâlide-i Cedîd'de bir namaz vakitlik soluklanıp Çengelköy'e doğru koştururken de bunları düşünüyordum ve aslında koca bir yılı daha deviriyordum. Otobüsten inip yolun karşısına geçtim. Çınaraltı'nda beni bekleyenler ve hatrı sayılmayacak bir kalabalık vardı. Biz altı kişiydik ve cam kenarındaki masaya iliştik. Ben denizi karşıma aldım. Onlar çay söyledi. Başımı iki elimin arasına almıştım, biraz yorgundum ama iyiydim de. Çok geçmedi. Arka masaya birileri geldi ve görüntüsü önümdeki camekâna düştü. 28-29 yaşlarında biri tek başına oturuyordu. Belki saniyenin onda biri kadardı  ama o kısacık an içimin paramparça olması için yeterliydi. Keşke bu kadar çok benzemeseydin dedim içimden. Tazelenen her çayda arkadaşlar sohbeti koyulttu. Ben mütemadiyen gülümsedim. Onlar kahkahalarla güldü, ben mütemadiyen yaralarımı temizledim. Çok konuştum, çok dinledim ama içimde olan bitenin şiddetinden ben hiç kimseye bahsetmedim. Çıkarken dışarıda yağmur, takside Bülent Ortaçgil vardı. Ben, birlikte yağmuru dinlediğimiz Aralık'ın son gecesini hatırlayıp yutkunuyordum. Kimse konuşmuyordu. Eve gidip bir an önce uyunmalıydı. Yeni yıla girerken görünürde her şey yine yolundaydı.