22 Ekim 2016 Cumartesi

üzgünlük bahsi

İnsan bir pencere de göğsüne açmak istiyor. Bir dağı kucakladım. Bir nehre su verdim. Bir yokuşu düzlüğe, bir kapıyı eşiğe eriştirdim. Dünya denilen bu modası geçmiş yerde, kendime ömür denilen bir elbise biçtim. Yaşımla ölçtüm zamanı. Hiç yoktan vardım. Her sabah nasıl olsa uyanacağım diye, her gece kesinlikle uyumalıydım.

İnsan aldığı nefes göğe kavuşsun istiyor. Bir endişeyi besledim. Bir acıyı kavradım. Bir sabırdan biraz tahammül, bir rüyadan biraz hâtırâ ayırdım. Her kitaptan bir kahraman, her şarkıdan bir düş çıkardım. Birkaç sözcük aralamalı, bir mânâya biraz genişlik katmalıydım. Bilmediğim o dili bir gün söker miyim diye, her gün her gece yeniden okumalıydım.

İnsan hastalığı ve hayal kırıklığını ayaküstü atlatmak istiyor. Bir kırgınlık terk ettim. Bir ayrılığı mağlup ettim. Bir yalnızlık bağışladım, ummadığım bir yenilgiyi karşıladım. Bulamamak pahasına aradım, unutmak pahasına hatırladım. Kederi bir misafir gibi ağırladım, neşeyi başımdan savdım. Dert denilen bu sonsuz sermaye hiç tükenmesin diye, ben seni sevmeye her gün yeniden, yeniden başladım.



13 Ekim 2016 Perşembe



Dünyanın bütün yenilgileri hakikâtte insanın kendine hak vermesi ile başlıyor. İnsan kendisiyle girdiği muharebeden zafer sandığı mutlak bir bozgunla çıkabiliyor.
Otuz yaşıma gün sayıyorum. Çok görmüş geçirmiş, büyük acılar göğüslemek zorunda kaldığım zamanlardan geçmiş değilim. Bu kadar toy, bunca sınanmamışken, birilerinin çıkıp da "sen çok güçlüsün" demesine artık katlanamıyorum. Eskiden insanların bu teveccühünü bir madalyon gibi gururla taşırdım. Şimdi ise kuyruğu dik tutmanın o kadar da matah bir şey olmadığını biliyorum. Neden kendime "ben bu kadarım" diyeceğim bir genişlik bırakmadım, bir türlü cevap bulamıyorum. Bir lanete uğramış gibi, risk almamanın, alamamanın konforunu asla terk etmiyorum. Kendime hesabını verememekten korktuğum hiçbir işe yanaşmıyorum. 
Ben bunca zamandır bütün kararlarımı, kendimle aram açılmasın diye öyle alıyorum. Hata yapma ihtimalinin insana bahşedilmiş ne kıymetli bir lütuf olduğu gerçeğini kalbime bir türlü indiremiyorum. 
..
Her şeyi ince ince düşünüp hesap ediyorum da, durup durup kendimi anlatmanın faydasızlığına bir türlü ikna olamıyorum.

5 Eylül 2016 Pazartesi

İnsan yanılmaya ilkin kendinden başlıyor, bilin istiyorum. Her şeyin ölçüsü benim zannediyor, hata ediyor. Meselâ ben, başkasına dair fikir yürüteceksem hemen kendimden pay biçiyorum. Bir şeyin ayıplığı kesinse bana göre, başkası da onu ayıp görüyor sanıyorum. Bana göre bir haksızlık varsa bir meselede, o haksızlık başkasının da canını yakıyor muhakkak, onu öyle biliyorum. Bir yanlışlık var bu işte, bak gün gibi ortada diyorum. Başkası koşup yetişiyor imdadıma, seviniyorum. Kendimden kötülük diye neyi ummuyorsam, başkasının da göstermediği yüzü orasıdır biliyorum. Ne bulamıyorsam kendimde fedakârlık ve dostluk adına, başkası muhakkak sahiptir ona, yemin ediyorum. Başkası o kadar mükemmel, başkası o kadar dost, başkası o kadar mütevazı. Beni başkasından ayıran en zayıf taraf ben olmanın faydasızlığı. Bir yer var içimde, benden sık sık şüphe ediyorum. Ama söz başkasına gelecek olsa, hiç düşünmeden ona kefalet diliyorum. Bende bir iyilik varsa başkasında ondur. Ben ne sanmıyorsam beni, başkası tam olarak odur.
Bak burası bir hiza, bu kez elimle çiziyorum. Ben ne zaman "başkası" düşlesem, beni ilk o hizaya çekiyorum.

11 Nisan 2016 Pazartesi

sarhoş atlar

Dünya artık ne zevk veriyor ne de elem. Varlığımıza nüfuz edecek, bizi burada incitecek hiçbir şey kalmadı. Göğü başımıza devirdik. Bastığımız toprağı incittik. Gördüğümüz, duyduğumuz her hâdiseye sabır dediğimiz eşsiz bir erdemle tahammül ettik. Üzüldük, çoğu kez kırıldık da üstelik. Ama bekledik. Beklemek, gidebileceğin başka yerler varken olduğun yerde kalma hâli ise eğer, biz hiç gidebileceğimiz başka bir yer hesap etmedik. Kontrol edebildiğimiz hizanın konforunu asla terk edemedik. Beklemek eğer bu ise, eğer böylesi sadakatse, hakikatte pek marifet sayılmazdı, bilmedik. Tanrı başka türlüsünü mümkün kılacak kudret bahşetmişken, biz mânilere iknâ olup gönlümüze layık dertler edindik. Kederlerimizi sevdik. Şiddetlendikçe de herkes bilsin istedik. Çünkü anlatmak bizi iyi edecekti. Sıhhatimizin imkânı ille ondan bahsetmekti. Günlerce yazdık. Yazdıkça derdimizin müptelâsı olduk. Hayranlığımız mukavemetimizi kırdı. Teslimiyet tesellimiz oldu. Teselli bulmakla teskin olduk. Biz, bu meydan harbinin sarhoş atları, aslında hikâyenin daha en başında perişandık. Ve tüm bu perişanlığımızla, yaşamak denilen bir bozguna uğradık.

haşiye

27 Şubat 2016 Cumartesi

Meseleyi bir çözüme kavuşturamadım, ama bu defa adını koyuyorum. Kendimle girdiğim bu göğüs göğüse harpten, ben yine mağlup ayrılıyorum. Bir koşulu ya da vaziyeti değiştiremeyeceğini bilmek, insana kırgın bir rehavet veriyor. Ümitsizliğin bu emniyet hissini nasıl verebildiğini, insanın bir yenilgiden böyle coşkuyla nasıl dönebileceğini kendime bir türlü izah edemiyorum. Kendime bile söyleyemediğim bu sırrı bir gün açık edersem diye, hazırda bekletilen bir dikiş kutusu gibi, ağız denilen sonsuz bir yarayı dikiyorum. Gözyaşına teselli olan bir mendili, ayrılıktan bağışlayıp da ipeğe kavuşturamıyorum. Birinin yalnızca nasılsın demesi bile kalbimi paramparça etmeye yetiyor. Üzülüyorum. Hem çok üzülüyorum. Bir türlü teskin olmayan bu kederi, bir oyuk gibi her gün göğsüme işliyorum.