14 Kasım 2015 Cumartesi

Sevgili Bilge,
Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım. kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla. Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı, bu satırı da neden yazdım? diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, Sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terkedinceye kadar gidipgelenaziz varlık masalına kimse inanmayacaktır. bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır.
Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığı mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, Sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)


* Oğuz Atay-Tehlikeli Oyunlar

7 Kasım 2015 Cumartesi

üzgünlük bahsi

İnsan böyle bir yere kolay gelmiyor. Söze neresinden başlarsam başlayayım sonuna tekabül edeceğim bir meselede kendine izahat vermek kolay olmuyor. Deşersem şarapnel gibi yağacak sözlerin endişesi yüzünden, kimseye yakın durmayan bir mesafede aklıma mukayyet olmanın imkânlarını sınıyorum. Yapacak daha iyi bir şeyim, bir çıkış kapım, yol gösterenim yok. Üstelik bu öyle hayatımızdaki alt alta yazılıp muhasebesi tutulacak kalemlere de hiç benzemiyor.
Üzülüyorum ben, mütemadiyen üzülüyorum. Sabahları akşamlardan, akşamları sabahlardan daha çok üzülüyorum. Oysa bu üzüntünün de bir gün genişleyip sakinleşeceği, derin ve durgun bir göle dönüşeceği bir vakit muhakkak gelecek; öncekilerden biliyorum.

4 Kasım 2015 Çarşamba

.. ve elbette ben, bu dünyadan sana kırgın ayrılacağım.

1 Kasım 2015 Pazar

yenilgiden dönerken*

Kendini emniyette hissettiğin bir yer söyle deseler hiç tereddüt etmeden evimi tarif ederim. Burada, bu yatağın üzerinde, çoktan tüylenmiş bin yıllık hırkamı parmak uçlarıma kadar çekip pencereden ara sıra sokağı seyrediyorum, arada sevdiğim kitapların sayfalarını hızlı hızlı gözden geçiriyorum. Eskiden üzüldüğümde ıhlamur kaynatırdım, şimdi bir fincan süt ısıtıyorum. Sezen Aksu'nun kaçırdığım şarkısı var mı diye albüm listelerini baştan sona gözden geçiriyorum. Arada da düşünüyorum. Öyle esaslı bir kırılma noktası olmadığı hâlde nasıl bu kadar değiştiğime hayret ediyorum. Herşeyi olduğu gibi anlamak, oluruna bırakmakmış biraz da. Belki de tükenmişlik böyle bir şey, şimdilik bilmiyorum. Sanki ciğerlerim yüksek sesle konuşuyor. İnsanlarla münasebetini her zaman aynı kuvvette, aynı düzlükte tutamazsın diye beni bir kez daha ihtar ediyor. Hak veriyorum ve herkesi bir bir bağışlıyorum.
..
Merhaba. Yılgınlık bahsini ben, bu yaşımda bu kez, bir yenilgi ile taçlandırıyorum.

28 Ekim 2015 Çarşamba

Ayaküstü atlatamamak insanı üzüyor. Hastalık ve hayal kırıklığından bahsediyorum. İnsan başına gelene bir miktar direnç elbette gösteriyor ve kendini tedavi etmeyi muhakkak deniyor. Üstesinden gelemiyor, o ayrı. Diğer taraftan hepimizin ömrü, ya birilerinin hayatında dilediğimiz yere karşılık gelmeyişimize üzülmekle geçiyor, ya da varacağımız yeri en başından bilmemize rağmen varıncaya kadar üzüntüsünü sırtımızda taşımakla. Diyeceğim şu ki, övünç meselesi hâline getirdiğimiz sezgi sefaletten başka bir şey değil. Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum ama ben o hayal kırıklığının ilk hayretini daha katlanılır buluyorum. Çünkü ben, ummadığı yerden gelen belânın insanı hizaya getirdiğine inanıyorum. Şimdi, tam bu vakitte, on bir yaşındaki öğrencimin, sıra onun ödevini kontrol etmeye geldiğinde, gözlerini kaçırmadan "Babamı kaybettim öğretmenim, ödevimi yapamadım. Ama şimdi söylerseniz hemen tamamlarım." deyişindeki üzgün vakarını, bugün Zeynep'in tam köşeyi dönecekken "Hafızamda kesikler var." deyip o köşeyi, o mecburi dönüşü benim boğazıma düğümleyişini düşünüyorum. Söylecek bir söz, teselli olmaya layık tek bir cümle bulamayışımı ise affedemiyorum. Artık biliyorum, insanın kendisi ile arası, böyle bir yerde açılıyor. Ve insan, içinde sağlam kalan son yerleri de, yine böyle bir yerde bir bir buduyor.

26 Ekim 2015 Pazartesi

üzgünlük bahsi

"Düzelmeyecek. 
 Tüm bostanlara zamanında yağmur düşecek, güneş tam saatinde açacak, ama aramız,  düzelmeyecek."

29 Eylül 2015 Salı

sol elle yazılanlar


Kuyu dolana kadar, dolup taşana kadar bekle,
Yeni bir şey yazma, yazmaya çalışma.
Daha önce yazdıklarına bakabilirsin,
Onların saçlarını tarayabilirsin,
Tüylerini yakabilir, yüzlerine bir kat boya
Bir kat hüzün daha atabilirsin;

Yeni kuyular açma, bu kuyu işini görür;
Huş ağacının altında otur
Cinlerinin başını okşa, bitlerini ayıkla.
Senden de, babandan da yaşlı,
Senden de babandan da bizanslı
Kargalarla konuş;
Süleyman’ın neşidelerini meşk et onlardan.

Yalnızlığına kendini ekip çöle çevirme onu,
Son çare, Tanrıyı ek, onun boncuklu kelimelerini,
Göğün ve cazın ırmaklarını geçir içinden

Bağa bahçeye çevir onu komşular için,
Yolcular için, yoksullar için,
Ağaçlarını buda, çitlerini onar,
Ama kapısını sök at yalnızlığının.

Bol bol uyu kıyısında şu ırmağın, bu ırmağın,
Hangisi alıp götürüyorsa rüyalara seni;
Ne yap yap rüya gör, bol bol rüya;
Rüyalarında yitir kendini.
Rüya göremiyorsan, otur şu ağacın
Ya da bu ağacın altında, rüya tasarla
Hangisinin kökleri göğe uzanıyorsa.

Yine de daralırsa için,
Yine de sığmazsa kafan evlere, kafelere,
Kuyunu sırtına vur kırlara açıl,
Dağlara tırman;

Yürürken kitap okuma ama,
Bir meleğe çarparsın sonra,
Bir ağaca, bir taşa,
Bir başka ‘yürürken kitap okuyan adam’a,
Kurt kuş güler sonra sana
Ve okuyup okuyup gülmelerine,
Ağlamalarına,

Dağa taşa yazı yazmayı bırak,
Göğe kuyu kazmayı bırak,
Kendi kendine konuşmayı da;
Son çare Tanrıyla konuş,
Tanrının rüzgârlara, yağmurlara
Ve yalnızlara öğrettiği kelimelerle.

* Cahit Koytak

17 Eylül 2015 Perşembe

bir devam filmi

Güneşte unutulmuş da önce yakasından, sonra omuzlarından itibaren rengi solmaya başlayan, kol ağızları pörsüyen esvap gibi.. Günler geçmiyor da eskiyor adeta. Dört gündür çıkmıyorum evden. En son uzunca bir yürüyüşten sonra girdim dış kapıdan. Pencereleri ve balkon kapısını ardına kadar açmış olmak dışında sokakla bir temasım yok. Böylesi bir yılgınlık hâlini en son iki yıl önce yine böyle muhteşem bir havada yaşamıştım. O zaman da aynen böyle, hayatta bana nüfuz edecek, beni incitecek bir şey kalmamış gibi, dahası sanki bu hayata hiç yerleşmemişim gibi, zamanın bir yerinde asılı kalmıştım. Şimdi yine, tıpkı o günlerdeki gibi sabahları gün aydınlanmadan uyanıp güneş olanca ışığıyla odayı dolduruna, beyaz çarşaflardaki gölge kayboluncaya kadar yataktan çıkmıyorum. Yapacak onca iş beklerken kendimi ayağa kaldıracak zerre kuvvet bulamıyorum. Çok değil yalnızca birkaç gün sonra, ihmal ettiğim bütün mesailerin pişmanlığını yüreğim sızlayarak, içimden günlerce hayıflanarak duyacağımdan bu kadar eminken, nasıl oluyor da zamanın bir yerine böyle çakılıp kalıyorum, böyle bir lüksü nerden devşiriyorum bilmiyorum. Bunu söyleyeceğimi hiç ummazdım ama üzüntüden perişan olduğum zamanlarda bile bana yaşadığımı hissettiren "bir şey" vardı. Başkasının eskisinden kurtulur gibi,  beni kahreden ne varsa hepsini bir yerde yitirdim sanki. Bir derdim vardı, ona ne oldu, tutkuyla taşıdığım keder, hangi şifalı suyu buldu da içti, böylesi yüksek ve vakarlı bir tavır edinmeyi bana ne öğretti bilmiyorum.

Ben zaten bugüne dek bu dünyaya yerleştiğimi hiç hissetmedim. Daha sakin yaşayıp günlerimi daha boş geçirdim. Kötü günlerde belanın hizaya getirdiğine iman ettim. İyi günlerde güzel bir şeye başlarken icad ettiğim cesaretimi, sıra devam etmeye geldiğinde sebeplere kurban ettim. Tek tek saydım; bu hayatta yedi kez düştüm, kalkmayı sekize denk ettim. Kalbimin kusurudur, artık bildim. Ya hep olmaza meylettim ya da sevmeyi hep veda vaktinde akıl ettim.

haşiye

6 Eylül 2015 Pazar

Konuşmanın aslında insana hiçbir imkân yaratmadığını, hiç kendimden taraf olmayıp bütün haklarımdan feragat ettiğimde dahi müsterih olmayan vicdanıma, ben, bir türlü anlatamadım.Söylemek istediğime bir türlü denk düşemediğimde, niyetime şerh düştüm. Öyle söylemek istemedim diye başladığım her cümlede kendimi mahvolmuş, ama hiç değilse bir şey olmuş zannetmemin cehalet olduğunu düşünmüyordum. Oysa dünyanın düzeni basittir. Bir şeyi artık sırtımızda taşımaya başlamamızın güçlüğü, onu yere bırakma imkânını da beraberinde getirir. Her şeyin akıl diliyle öğretildiği bu zamanda, kendini uzun uzun açıklamanın zarafetini artık ben de yitirdim.  Geçmişe üzülmenin de kendi üzerine düşünüp kafa yormanın da lüks olduğu şu zamanlarda rahatınız biraz bozulunca kendinizi derti sanmanıza tahammül edemiyorum. Yerine daha iyisini ikâme edebileceğiniz şeyi, bu şey insan bile olsa, fırsatını bulunca değiştirmekte hiçbir kusur bulmayışınıza katlanamıyorum. Dünyaya dair bu sonsuz hevesiniz ve hevesinize takdir bekleyen hâliniz beni artık yoruyor. Ben daha eskisiyle vedalaşamadan sizin her yeni günü büyük bir coşkuyla karşılayışınıza, ona kavuşma arzunuza ve gösterişli heyecanınıza bir neden bulamıyorum. Sevinçlerinize ve üzüntülerinize, dünyaya dair kaçırdıklarınıza ve yakaladıklarınıza kendimde bir karşılık bulamadığımda hislerinize mukabele etmeyişimden duyduğunuz memnuniyetsizliğe ve beni tuhaf karşılamanıza bir mânâ veremiyorum.
Açıkçası ben, dünya bu kadar umrumda olsun istemiyorum. Hayatta iş diye, meşgale diye önüme çıkan ne varsa kurtulmam gereken bir dertmiş gibi acele ile halledip kendi başıma kalayım istiyorum. Pencereleri güneşlendirip balkondaki çiçeklere su verince, dünyada beni meşgul eden ve yaralayan şeylerden uzaklaşmışım, dünyadan muradım yalnızca bir fincan yasemin çayı ile birkaç bisküviyi katık etmekmiş gibi, bir daha hiç incinmeyecek bir yaratılışla, dünyaya sanki tekrar iskân ediliyorum. Belki de yanılıyorum, bilmiyorum. Ama tek başına kalmış duvar gibi, yıkılıyorsam da kendi başıma yıkılıyorum.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

"İnsan ara sıra evini yakmalı - ve çıkıp seyretmeli."

2 Haziran 2015 Salı

üzgünlük bahsi

Bazı hikâyeler insanları birbirine yaklaştırır. Ama bazen de hikâyeler, sizi birbirinizden uzaklaştırır. Olay mahallini ilk terk edenler, hep yarası ilk iyileşenlerdir.  Bu neden böyle oluyor bir türlü aklım almıyor; ama bir zamanlar birbirinin yaralarını ağırlayıp, derdine iyi gelen insanlar, bir müddet sonra birbirine yük olabiliyor. Göz ve gönül mesafesi de ilk burada başlıyor. Gözden uzak olmak, “ortak bir mekânın paylaşanları olmamak” değil çünkü; eskisi gibi bakmamak demek. Gözden gönüle akan şey, artık kurudu demek. Gönüldeki tükenince de, akıl diliyle düşünüp akıl diliyle konuşmaya başlıyor insan. “Aklıma gelmedi, aklımdan çıktı, akıl edemedim” ilhamını hep buradan alıyor. Böylelikle mesafe git gide açılıyor ve işler artık, içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. İki gönül arasındaki o mesafede, dağınıklığı toparlama vazifesi ise gönlü en çok incinene düşüyor. Ve takdir edersiniz ki incinmek, yine en çok bana yakışıyor.

10 Mayıs 2015 Pazar

Bir şeye başlamak için, bir şeyle vedalaşmak için, içini dökmek için, yüreğini genişletmek ve daha bunun gibi bir sürü şey için bizi yüreklendirecek sebeplere muhtacız. Benim ihtiyacım ise hem kalbimi hem de zihnimi çokça meşgul eden hikâyeyi baştan sona bir daha okumaktı.
Ben seni yazarken, senden bahsederken, aslında çok güzel bir hikâye hediye etmiştim kendime. Seni anlatırken de, sen gidince kahrolurken de bu hikâyeyi ben güzelleştirmiştim. Hem belki okusan, seni severdin sen de. Hak bile verirdin bu yaraya methiyeler dizişime.
Peki ne oldu da vazgeçtin şimdi diye sorma, çünkü ben de bilmiyorum esasında. Bildiğim tek şey şu ki, insanın ardındaki hikâyeye, mesafe ne kadar uzaktan olursa olsun, tekrar temas edebilmesi vakit alıyor. Zamanın merhameti demek böyle tecelli ediyor.
Benim dünyadan muradım zaten kavuşmak değildi. Bana bıraktığın kedere yerleşmiş olmanın verdiği emniyet hissi şimdilerde bana bir ayak bağı. Alıştığım yokluğun konforunu sanırım bu kez hakikâten terk ediyorum. Ben, yine her zamanki ben, öyle büyük sözler etmiyorum. Yalnızca, içimdeki şarkıların ritmi artık değişsin istiyorum.

30 Nisan 2015 Perşembe

aşk bir rüyaymış, uyandık

Bir süredir yaz yaklaştıkça çoğalan evhamlarımı dindirmek için alternatif yollar arıyorum kendime. Henüz bir sükûnet sağlayamamış olsam da bana kendimi iyi hissettirecek şeylerin ne olduğunu az çok biliyorum. Başucumdaki komodinin üzerindeki mimozaları seviyorum. Sabahları güneş yüzümde uyanmayı, İstanbul'un sepya havasını, Kuzguncuk-Üsküdar mesafesini, işten eve dönüşleri, gece yarısı Çınaraltı mesailerini, Üzgün Kediler Gazeli'ni, bergamotlu çayı, sabah kahvaltılarını, çikolatalı fondanı, fesleğenin kokusunu, annemin çilek bahçesini, aile albümünden devşirdiğim çocukluğumu, çam ağacına asılı salıncağı, gökyüzünde dolunayı, yere değecek sandığım yıldızları, anneannemden yadigâr küpeleri, kahverengi sandaletlerimi, cuma sabahları sokaklara taşan akordeon sesini, kütüphane bahçesinde çimenlere bağdaş kurmayı, bir kitaba baştan başlamayı, bir filmin sonunu getirmeyi, hiç bilmediğim bir şehirde uyanmayı, sütsüz şekersiz kahveyi, havaalanlarında insanları izlemeyi, tren garında beklemeyi, vapura yetişmek ile vapuru kaçırmak arasındaki on beş dakikayı, okul bahçesinde çocuklarımı karşılamayı, Ada düşlerimi, gül reçelini, kırgınlığa reçeteyi, Türk filmlerini, yirmi beş yaşımı, dünya telâşımı, gökkuşağını, patlayan sağanakları, ve bir de kederden neşeyle bahseden şarkıları.. En çok onları seviyorum.

19 Nisan 2015 Pazar

Bu gök başıma devrilecek değildi elbette; ama yer, ayağımın altından kaydı bir kere. Ben yazgımı senin yüreğinde yerim olmadığını bilerek kabullendim. Dünya kaç bucaktır, yüreğinin hangi köşesi kimindir, yerin altı ve üstü dedikleri nedir, bir bir gördüm. Gönlüm bu zahmete razı mıydı, esasen hiç düşünmedim, hesap etmedim. 
Benim, senin yoluna revan olmuş bir duam vardı. 
Madem ki seni seviyordum, canıma okuman hak. Madem ki sen beni sevdin, tüm hayırları sana yormak bana müstahak. 
Bir hikâyem vardı. İnanmak fazla zamanımı almamıştı. Öyle muhteşem sayılmazdı; ama biterken harikaydı. 
Devasa bir mesafe vardı aramızda. Ne vakit kaldırmaya yeltensem, beni alıp başladığım yere bıraktın. En ağır yaramı ise inanmaya hazır olduğum yerden aldım. İyileşsin diye de hiç çaba sarfetmedim. Yalnızca bekledim. Çünkü kalmaya sebep icâd etmeliydim. Bekledim, çünkü kendimi iknâ etmeliydim. Bekledim, çünkü olur da gelirsen, sana geç kalmayacağımı bilmeliydim. Oysa emindim, sen hiç gelmeyecektin. Sebep olduğun fenâlığın derdine düşmeyecektin. Ben yine de, ömrümde ilk kez, söz konusu sensin diye, yanılayım istedim. 
Seni ben hiç affetmedim. Ama kendime bir bir izâh ettim. 
Bil dedim; beklemek vâdesi dolan bir şey değildir. Bil; beklemek esâsen elinden gelmeyendir. Bil; beklemek sonunu bilmemektir. Ve bil; beklemek sonuna imân etmektir. 

1 Nisan 2015 Çarşamba

Arka bahçeden ayrılırken, "buradan ayrılmıyorum da sökülüyorum âdetâ" demiştim. Altı ay önceydi. Sabah namazında, ikindi sonrasında, ille de yağmurlarda kurulduğum pencereden, akşam olunca evin içini hınca hınç yorgun ışıklarla dolduran pencereye henüz taşınmıştım. Açıkçası alışmak çok zor olmadı. Burayı da sevdim. Akşam olunca sokağın ışığı odamı aydınlatmaya yetiyordu ve sokak lambası rüzgârda sallandıkça, odayı dolduran ışık da sakin bir şarkı gibi usul usul hareket ediyordu. Önce gecelerce karı izledim bu loş aydınlıkta, şimdi de durup durup patlayan sağanakları izliyorum. Lambanın ışığında daha görkemli iniyorlar sanki. Pencerem yine açık, bazen sokaktan birileri geçiyor, sesleri çalınıyor kulağıma. Sonra ezan başlıyor. Yağmur yağdıkça yasemin kokusuna bulanıyorum. Göğsümü yarıp genişletmişler gibi. Unuttuğum duamın karşılığı gibi. Vâdesi dolmuş bir beklemek, râzı olunmuş bir zahmette tecelli eden rahmet gibi. Şifanın sahibi, bir gün, "en güzel derdin lâyığı sensin" diyecekmiş, sanki kederler de aslında insanı güzelleştirmek üzere gelirmiş gibi.

Ben bu dünyaya hiç ilenmiyorum. Hiç gücenmiyorum. Dünyadaki yerimden de zaten bir türlü emin olamıyorum. Zira herşeyin akıl diliyle öğretildiği bu zamanda, ben hangi çağa denk düşüyorum, bilmiyorum.

25 Mart 2015 Çarşamba

Bundan üç yıl önce, koca bir yazı yalnızca "yaz bitsin" diye tüketmeye çalışırken, sonraki mevsimleri de aynı kederle geçiştireceğimi hesap etmemiştim. Yazı hep korkuyla karşılayacağımı, aynı yerden kırılır mıyım endişesiyle kahrolacağımı hiç düşünmemiştim. Ama şimdi, bu talihin nerde kırıldığını, göğün başıma yıkılmadığını, bahçeden gelen ıhlamur kokusunu, mayıs mıydı haziran mı, ayın kaçı, saat geceyarısı mı, bunca zamanın üstüne, ben tek tek biliyorum. Ve yine ben, tam herşey geçti derken, zamanın merhametine tam iman edecekken, bir sabah bir rüyanın yasına uyanıyorum.

14 Mart 2015 Cumartesi

haşiye

"Bu şarkı, kadınlara benzetilen ve her yeni istilâda, istilâcısının müstemlekesi olarak ırzına geçilen şehirler, o şehirlere yakılan bir ağıt sanki. O şehirlere, o kadınlara aşık olanlardan, bir bağdar ağıtı gibi."

12 Mart 2015 Perşembe

Uzun uzun anlatmanın bir yararı olmadığını fark etmem fazla zamanımı almadı. Artık kısa cümleler kuruyorum ve sorulmamış sorulara cevap vermenin ne talihsiz bir nezaketsizlik olduğunu pekâlâ biliyorum. Gündüzleri, gece yorgunluktan uyuyamayacak hâle gelinceye kadar çalışıyorum. Akşam olunca da koşa koşa eve gelip sevdiğim filmlerin ezberlediğim sahnelerini tekrar tekrar izliyorum. Sanırım depresyona girme hakkımı böyle kullanıyorum. Bir de öylesine başladığım her şeyin sonradan müptelâsı oluyorum. 
..
Ben, neşesi ve kederi dozunda hikâyeleri çok seviyorum.  Ama diğer taraftan hiçbir hikâyede sevgililerin kavuşma ânı ile ilgilenmiyorum. Zira yaşadıkları hiçbir sevinç, ilk defa karşılaştıkları andan aşık olduklarını fark etmelerine kadar geçen zamanın hikâyesi kadar görkemli olmuyor. Çünkü hayatta başka hiçbir şey, birini yavaş yavaş sevmenin tadını vermiyor. Mutlu sonlara bir diyeceğim yok elbet. Ancak bir kavuşmayı bir ayrılık, sevinci keder güzelleştiriyor sanki. Biraz da kendi hikâyemden biliyorum aslında. İnsanın kalbinde hasara mal olmayan hiçbir duygu, kendini sonsuza kadar vâr edemiyor.

11 Mart 2015 Çarşamba

Sonu sana çıkan bir yol, tek bir uçtan bile olsa, kapanacağını ümid ettiğim bir mesafe olsa, belki diyeceğim bir ihtimalin imkânından kendime pay biçerdim, yalan değil. Ama bu boşluk, dolmayacak bir vâdeden başka bir şey değil. Hele de sen dünyanın bütün ağrılarını göğsünde ağırlarken, bir defa olsun kederinin sebebi ben olur muyum, buna lâyık olur muyum bilmiyorum. Ben bugüne dek en çok sade sevinçleri ve yenilgileri sevdim. Senin de söylediğin gibi, dünyanın üzücü üstünlüğünü çoktan kabullendim. Bir şeyin güzelliğinden nasıl bahsedilir pek bilmezdim, ama sayende "canımı yakacak kadar güzel" ölçüsüne tanıklık ettim. Şimdilerde ise, yalnızca yedi satırda başlayıp bitirdiğin bir masalı okuyup öyle uyuyorum. Bunun adı rüyaya yatmak mı yoksa yavaş yavaş çıldırmak mı, onu da bilmiyorum. Ama acı olan şu ki, ben, bir gün tüm cesaretimi toplayıp kendime senden bahsederim diye korkuyorum.

26 Şubat 2015 Perşembe

Kelimelerin kudreti beni dehşete düşürüyor. Ben daha nereden başlayacağımı bilmezken, o bütün hikâyeyi tek başına göğüslüyor. Hiç öğrenemedim ben, bir güzellikten nasıl bahsedilir. Ölçüsü nedir, bilmedim. Hayranlık mıdır, canımızı ille yakması mı gerekir? Peki bu kader midir, güzelliği hep yitirdikten sonra mı dile gelir? 
Bir mesele var Rabbim, hani sana bahsettim. Bekletildiğimiz bir vade var ve olandaki hayra rıza, kolay değil, artık iman ettim. 
Bir mesafe, tek bir uçtan kapanmıyor. Uzaklık idrâk edilince, varmanın mahiyeti değişiyor, henüz öğrendim. Oysa ben, belki diyeceğim bir ihtimal varsa bilmek istedim. Aslında böyle yavaş yavaş değil, ben, bir çırpıda çıldırmak diledim.

15 Şubat 2015 Pazar

Bir yerlerde bir fenâlık olduğunda, bu dünyada yalnızca hayrete memur kılınmış gibi, bu nasıl olur diye feryâd edip lanetler yağdırarak o fenalığı kendinden fersah fersah uzaklaştırıp kendini temize çekmeni gerçekten takdir ediyorum. O fenalığı yapanı hangi işkencelerle cezalandırıp nasıl bir ölümü layık gördüğünü tartışarak yüreğini soğutabilmeni de gerçekten takdir ediyorum. Kendinden ummadığın, aklına bile getirmediğin bir belâyı, dünyanın bir yerinde, bir başkasının eti titremeden, yüreği sızlamadan birine revâ görmesi seni dehşete düşürüyor, haklısın. Üstelik bunu yaparken utanmıyor, hem pişman da olmuyor. Ama sen öyle misin? Senin kudretinin sınırları birine bir zarar vermemek, bir kötülük düşünmemek ile çizilmiş. Nasıl bir bahtiyarlık, değil mi?
Aslında söylemek istediğim şu ki, ben, orda burda olup biteni, senden bağımsız bir şeymiş, senin hiçbir kabahatin yokmuş gibi kabul etmene tahammül edemiyorum. Bundan yalnızca iki yıl evvel çalıştığım okulda birden fazla meslektaşımın, bir çoğu aile içinde ağır vakalar yaşayan çocuklar için "Bunların hiçbirinden adam olmaz. Devlet alsın bunları okuldan, bizim de vaktimiz boşa gitmesin. Eğitime engel oluyorlar!"diye isyan ettiğine, okul müdürünün "Siz okula gelmeyin, biz sizi mezun ederiz." diye onları sokaklara saldığına defalarca şahit oldum. "Bunlara yüz veriyorsun, bunun abisini / ablasını okuttum, ailecek böyle bunlar." uyarısına kaç kez maruz kaldım bilmiyorum. Çünkü bu çocukların sebep olduğu her fenâlık, bizlerden beri. Bu çocukların anneleri ya da babaları tarafından hortumla, demirle dövülmeleri, sokaklarda zorla çalıştırılmaları, babalarının ya da abilerinin madde bağımlısı olması, uyuşturucu satın almak için para bulamayınca evdeki kadına bıçak çekmeleri, bu çocukların ilerde dönüşecekleri insan üzerinde hiçbir tesir bırakamaz, değil mi?
Bir yetişkinin bile baş edemeyeceği vakalarla çok erken yaşlarda yüz yüze gelen burnumun ucundaki bu çocukların sonradan dönüşebilecekleri şeyin, sebep olabilecekleri fenâlıkların örneklerini görmek beni kahrediyor. Her güne başka bir acıyla başlıyoruz. Sebep olana bedduamızı edip kutsal vatandaşlık görevimizi ifâ etmiş olmanın bahşettiği huzurla kendi dertlerimize gömülüyoruz. Burada insanın sonradan olduğu şeyin kendi iradesinden bağımsız olduğunu savunmuyorum, bir suçlu ile empati de kurmuyorum. Oturduğum köşede ben bugüne kadar bu olanlar ve bir gün olabilecekler için hangi zahmete katlandım, nasıl bir fedakârlık yaptım onu hesap ediyorum. Her defasında ise kendi haneme, çoğalan bir utanç yazıyorum.

6 Ocak 2015 Salı

Çaydanlıktan çıkan buharın sesi, fırından henüz çıkmış kekten dağılan tarçın kokusu, bir fincan kahve ve evin bütün odalarını dolduran yasemin, bu nadide kış sabahlarını pekâlâ güzelleştirebiliyor. Saçınızı da en yukardan bir kalemle tek seferde tutturabilseniz, artık dünyayı fethedebilirsiniz demektir. Hadi şimdi buyrun, tek derdinizin "canınızın istediği şeye geç kalmamak" olduğu günler dileyin.