30 Nisan 2015 Perşembe

aşk bir rüyaymış, uyandık

Bir süredir yaz yaklaştıkça çoğalan evhamlarımı dindirmek için alternatif yollar arıyorum kendime. Henüz bir sükûnet sağlayamamış olsam da bana kendimi iyi hissettirecek şeylerin ne olduğunu az çok biliyorum. Başucumdaki komodinin üzerindeki mimozaları seviyorum. Sabahları güneş yüzümde uyanmayı, İstanbul'un sepya havasını, Kuzguncuk-Üsküdar mesafesini, işten eve dönüşleri, gece yarısı Çınaraltı mesailerini, Üzgün Kediler Gazeli'ni, bergamotlu çayı, sabah kahvaltılarını, çikolatalı fondanı, fesleğenin kokusunu, annemin çilek bahçesini, aile albümünden devşirdiğim çocukluğumu, çam ağacına asılı salıncağı, gökyüzünde dolunayı, yere değecek sandığım yıldızları, anneannemden yadigâr küpeleri, kahverengi sandaletlerimi, cuma sabahları sokaklara taşan akordeon sesini, kütüphane bahçesinde çimenlere bağdaş kurmayı, bir kitaba baştan başlamayı, bir filmin sonunu getirmeyi, hiç bilmediğim bir şehirde uyanmayı, sütsüz şekersiz kahveyi, havaalanlarında insanları izlemeyi, tren garında beklemeyi, vapura yetişmek ile vapuru kaçırmak arasındaki on beş dakikayı, okul bahçesinde çocuklarımı karşılamayı, Ada düşlerimi, gül reçelini, kırgınlığa reçeteyi, Türk filmlerini, yirmi beş yaşımı, dünya telâşımı, gökkuşağını, patlayan sağanakları, ve bir de kederden neşeyle bahseden şarkıları.. En çok onları seviyorum.

19 Nisan 2015 Pazar

Bu gök başıma devrilecek değildi elbette; ama yer, ayağımın altından kaydı bir kere. Ben yazgımı senin yüreğinde yerim olmadığını bilerek kabullendim. Dünya kaç bucaktır, yüreğinin hangi köşesi kimindir, yerin altı ve üstü dedikleri nedir, bir bir gördüm. Gönlüm bu zahmete razı mıydı, esasen hiç düşünmedim, hesap etmedim. 
Benim, senin yoluna revan olmuş bir duam vardı. 
Madem ki seni seviyordum, canıma okuman hak. Madem ki sen beni sevdin, tüm hayırları sana yormak bana müstahak. 
Bir hikâyem vardı. İnanmak fazla zamanımı almamıştı. Öyle muhteşem sayılmazdı; ama biterken harikaydı. 
Devasa bir mesafe vardı aramızda. Ne vakit kaldırmaya yeltensem, beni alıp başladığım yere bıraktın. En ağır yaramı ise inanmaya hazır olduğum yerden aldım. İyileşsin diye de hiç çaba sarfetmedim. Yalnızca bekledim. Çünkü kalmaya sebep icâd etmeliydim. Bekledim, çünkü kendimi iknâ etmeliydim. Bekledim, çünkü olur da gelirsen, sana geç kalmayacağımı bilmeliydim. Oysa emindim, sen hiç gelmeyecektin. Sebep olduğun fenâlığın derdine düşmeyecektin. Ben yine de, ömrümde ilk kez, söz konusu sensin diye, yanılayım istedim. 
Seni ben hiç affetmedim. Ama kendime bir bir izâh ettim. 
Bil dedim; beklemek vâdesi dolan bir şey değildir. Bil; beklemek esâsen elinden gelmeyendir. Bil; beklemek sonunu bilmemektir. Ve bil; beklemek sonuna imân etmektir. 

1 Nisan 2015 Çarşamba

Arka bahçeden ayrılırken, "buradan ayrılmıyorum da sökülüyorum âdetâ" demiştim. Altı ay önceydi. Sabah namazında, ikindi sonrasında, ille de yağmurlarda kurulduğum pencereden, akşam olunca evin içini hınca hınç yorgun ışıklarla dolduran pencereye henüz taşınmıştım. Açıkçası alışmak çok zor olmadı. Burayı da sevdim. Akşam olunca sokağın ışığı odamı aydınlatmaya yetiyordu ve sokak lambası rüzgârda sallandıkça, odayı dolduran ışık da sakin bir şarkı gibi usul usul hareket ediyordu. Önce gecelerce karı izledim bu loş aydınlıkta, şimdi de durup durup patlayan sağanakları izliyorum. Lambanın ışığında daha görkemli iniyorlar sanki. Pencerem yine açık, bazen sokaktan birileri geçiyor, sesleri çalınıyor kulağıma. Sonra ezan başlıyor. Yağmur yağdıkça yasemin kokusuna bulanıyorum. Göğsümü yarıp genişletmişler gibi. Unuttuğum duamın karşılığı gibi. Vâdesi dolmuş bir beklemek, râzı olunmuş bir zahmette tecelli eden rahmet gibi. Şifanın sahibi, bir gün, "en güzel derdin lâyığı sensin" diyecekmiş, sanki kederler de aslında insanı güzelleştirmek üzere gelirmiş gibi.

Ben bu dünyaya hiç ilenmiyorum. Hiç gücenmiyorum. Dünyadaki yerimden de zaten bir türlü emin olamıyorum. Zira herşeyin akıl diliyle öğretildiği bu zamanda, ben hangi çağa denk düşüyorum, bilmiyorum.