29 Eylül 2015 Salı

sol elle yazılanlar


Kuyu dolana kadar, dolup taşana kadar bekle,
Yeni bir şey yazma, yazmaya çalışma.
Daha önce yazdıklarına bakabilirsin,
Onların saçlarını tarayabilirsin,
Tüylerini yakabilir, yüzlerine bir kat boya
Bir kat hüzün daha atabilirsin;

Yeni kuyular açma, bu kuyu işini görür;
Huş ağacının altında otur
Cinlerinin başını okşa, bitlerini ayıkla.
Senden de, babandan da yaşlı,
Senden de babandan da bizanslı
Kargalarla konuş;
Süleyman’ın neşidelerini meşk et onlardan.

Yalnızlığına kendini ekip çöle çevirme onu,
Son çare, Tanrıyı ek, onun boncuklu kelimelerini,
Göğün ve cazın ırmaklarını geçir içinden

Bağa bahçeye çevir onu komşular için,
Yolcular için, yoksullar için,
Ağaçlarını buda, çitlerini onar,
Ama kapısını sök at yalnızlığının.

Bol bol uyu kıyısında şu ırmağın, bu ırmağın,
Hangisi alıp götürüyorsa rüyalara seni;
Ne yap yap rüya gör, bol bol rüya;
Rüyalarında yitir kendini.
Rüya göremiyorsan, otur şu ağacın
Ya da bu ağacın altında, rüya tasarla
Hangisinin kökleri göğe uzanıyorsa.

Yine de daralırsa için,
Yine de sığmazsa kafan evlere, kafelere,
Kuyunu sırtına vur kırlara açıl,
Dağlara tırman;

Yürürken kitap okuma ama,
Bir meleğe çarparsın sonra,
Bir ağaca, bir taşa,
Bir başka ‘yürürken kitap okuyan adam’a,
Kurt kuş güler sonra sana
Ve okuyup okuyup gülmelerine,
Ağlamalarına,

Dağa taşa yazı yazmayı bırak,
Göğe kuyu kazmayı bırak,
Kendi kendine konuşmayı da;
Son çare Tanrıyla konuş,
Tanrının rüzgârlara, yağmurlara
Ve yalnızlara öğrettiği kelimelerle.

* Cahit Koytak

2 Haziran 2015 Salı

üzgünlük bahsi

Bazı hikâyeler insanları birbirine yaklaştırır. Ama bazen de hikâyeler, sizi birbirinizden uzaklaştırır. Olay mahallini ilk terk edenler, hep yarası ilk iyileşenlerdir.  Bu neden böyle oluyor bir türlü aklım almıyor; ama bir zamanlar birbirinin yaralarını ağırlayıp, derdine iyi gelen insanlar, bir müddet sonra birbirine yük olabiliyor. Göz ve gönül mesafesi de ilk burada başlıyor. Gözden uzak olmak, “ortak bir mekânın paylaşanları olmamak” değil çünkü; eskisi gibi bakmamak demek. Gözden gönüle akan şey, artık kurudu demek. Gönüldeki tükenince de, akıl diliyle düşünüp akıl diliyle konuşmaya başlıyor insan. “Aklıma gelmedi, aklımdan çıktı, akıl edemedim” ilhamını hep buradan alıyor. Böylelikle mesafe git gide açılıyor ve işler artık, içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. İki gönül arasındaki o mesafede, dağınıklığı toparlama vazifesi ise gönlü en çok incinene düşüyor. Ve takdir edersiniz ki incinmek, yine en çok bana yakışıyor.

10 Mayıs 2015 Pazar

Bir şeye başlamak için, bir şeyle vedalaşmak için, içini dökmek için, yüreğini genişletmek ve daha bunun gibi bir sürü şey için bizi yüreklendirecek sebeplere muhtacız. Benim ihtiyacım ise hem kalbimi hem de zihnimi çokça meşgul eden hikâyeyi baştan sona bir daha okumaktı.
Ben seni yazarken, senden bahsederken, aslında çok güzel bir hikâye hediye etmiştim kendime. Seni anlatırken de, sen gidince kahrolurken de bu hikâyeyi ben güzelleştirmiştim. Hem belki okusan, seni severdin sen de. Hak bile verirdin bu yaraya methiyeler dizişime.
Peki ne oldu da vazgeçtin şimdi diye sorma, çünkü ben de bilmiyorum esasında. Bildiğim tek şey şu ki, insanın ardındaki hikâyeye, mesafe ne kadar uzaktan olursa olsun, tekrar temas edebilmesi vakit alıyor. Zamanın merhameti demek böyle tecelli ediyor.
Benim dünyadan muradım zaten kavuşmak değildi. Bana bıraktığın kedere yerleşmiş olmanın verdiği emniyet hissi şimdilerde bana bir ayak bağı. Alıştığım yokluğun konforunu sanırım bu kez hakikâten terk ediyorum. Ben, yine her zamanki ben, öyle büyük sözler etmiyorum. Yalnızca, içimdeki şarkıların ritmi artık değişsin istiyorum.

15 Şubat 2015 Pazar

Bir yerlerde bir fenâlık olduğunda, bu dünyada yalnızca hayrete memur kılınmış gibi, bu nasıl olur diye feryâd edip lanetler yağdırarak o fenalığı kendinden fersah fersah uzaklaştırıp kendini temize çekmeni gerçekten takdir ediyorum. O fenalığı yapanı hangi işkencelerle cezalandırıp nasıl bir ölümü layık gördüğünü tartışarak yüreğini soğutabilmeni de gerçekten takdir ediyorum. Kendinden ummadığın, aklına bile getirmediğin bir belâyı, dünyanın bir yerinde, bir başkasının eti titremeden, yüreği sızlamadan birine revâ görmesi seni dehşete düşürüyor, haklısın. Üstelik bunu yaparken utanmıyor, hem pişman da olmuyor. Ama sen öyle misin? Senin kudretinin sınırları birine bir zarar vermemek, bir kötülük düşünmemek ile çizilmiş. Nasıl bir bahtiyarlık, değil mi?
Aslında söylemek istediğim şu ki, ben, orda burda olup biteni, senden bağımsız bir şeymiş, senin hiçbir kabahatin yokmuş gibi kabul etmene tahammül edemiyorum. Bundan yalnızca iki yıl evvel çalıştığım okulda birden fazla meslektaşımın, bir çoğu aile içinde ağır vakalar yaşayan çocuklar için "Bunların hiçbirinden adam olmaz. Devlet alsın bunları okuldan, bizim de vaktimiz boşa gitmesin. Eğitime engel oluyorlar!"diye isyan ettiğine, okul müdürünün "Siz okula gelmeyin, biz sizi mezun ederiz." diye onları sokaklara saldığına defalarca şahit oldum. "Bunlara yüz veriyorsun, bunun abisini / ablasını okuttum, ailecek böyle bunlar." uyarısına kaç kez maruz kaldım bilmiyorum. Çünkü bu çocukların sebep olduğu her fenâlık, bizlerden beri. Bu çocukların anneleri ya da babaları tarafından hortumla, demirle dövülmeleri, sokaklarda zorla çalıştırılmaları, babalarının ya da abilerinin madde bağımlısı olması, uyuşturucu satın almak için para bulamayınca evdeki kadına bıçak çekmeleri, bu çocukların ilerde dönüşecekleri insan üzerinde hiçbir tesir bırakamaz, değil mi?
Bir yetişkinin bile baş edemeyeceği vakalarla çok erken yaşlarda yüz yüze gelen burnumun ucundaki bu çocukların sonradan dönüşebilecekleri şeyin, sebep olabilecekleri fenâlıkların örneklerini görmek beni kahrediyor. Her güne başka bir acıyla başlıyoruz. Sebep olana bedduamızı edip kutsal vatandaşlık görevimizi ifâ etmiş olmanın bahşettiği huzurla kendi dertlerimize gömülüyoruz. Burada insanın sonradan olduğu şeyin kendi iradesinden bağımsız olduğunu savunmuyorum, bir suçlu ile empati de kurmuyorum. Oturduğum köşede ben bugüne kadar bu olanlar ve bir gün olabilecekler için hangi zahmete katlandım, nasıl bir fedakârlık yaptım onu hesap ediyorum. Her defasında ise kendi haneme, çoğalan bir utanç yazıyorum.

6 Ocak 2015 Salı

Çaydanlıktan çıkan buharın sesi, fırından henüz çıkmış kekten dağılan tarçın kokusu, bir fincan kahve ve evin bütün odalarını dolduran yasemin, bu nadide kış sabahlarını pekâlâ güzelleştirebiliyor. Saçınızı da en yukardan bir kalemle tek seferde tutturabilseniz, artık dünyayı fethedebilirsiniz demektir. Hadi şimdi buyrun, tek derdinizin "canınızın istediği şeye geç kalmamak" olduğu günler dileyin.

18 Kasım 2014 Salı

"..
Bir kelimecik de olsa ara sıra mektuplaşalım. Hiç değilse henüz hayatta olduğumuzu bilmiş oluruz. 
Allahaısmarladık,
hep sizinim.."

16 Kasım 2014 Pazar

haşiye

Senin bugün de bu satırlara rastlamayacağını umuyorum. Dağınık bir masayı toparlar gibi, ben de yazarken toparlıyorum kendimi. Yoksa yaşamanın geride bırakmak olduğunu elbet ben de biliyorum. Üstelik zamanın bir merhameti de vardı, haklısın. Hakikatte benden esirgediğini, sana bağışlamıştı. Ben hikâyeme, senin hayatında önemli bir yer tutacağım yanılgısı ile başlamıştım. Bittiğinde ise artık seni yokluğuyla rahatlatan bir kadındım.
Üzgün değilim, yanlış anlama lütfen. Demek istediğim şu ki, insanın ruhu dağılıyormuş. Bilmiyordum..
Lütfen sen de bilme. Bunca zamanın üstüne ve aramızdaki mesafenin hakikati hürmetine, ben yine de, acılarımız eşitlensin istemem.

8 Ağustos 2014 Cuma


Sevgilim, iyi haberlerle geldim. 
Bu sıkıntılı yaz günlerinde, 
görkemli bir sevinçten sade bir kedere nasıl geçilir
öğrendim. 
Ellerimden başlayan kahır, içimde emsalsiz bir hüzün
Lütfen endişe etme, 
Bir gün kırılmak deyince benim de aklıma yalnız çiçekli porselenler gelir.

Beni bağışla sevgilim, aşk ihtiyatsız bir eylemdir. 
Oysa insan ilk annesinden öğrenir: tedbir mühimdir.
Pencere önünde nane,
Yasin cüzlerinde gül kurutmak gerekir.
Kitap aralarında takvim yaprağı, sandıkta yüzyıllık geçmiş birikir.

Üzülme sevgilim, 
Bu pasif direniş, bu zarif bekleyiş,
Bu incinmek sanatı, başımıza yıkılmayan dünya, bu tutmayan dua, 
Şu çıktığım tepe, bu aşamadığım düzlük 
Kimsenin hatrı değil.
Belki birkaç yaz, birkaç kış daha kim bilir.
Lütfen telâş etme
İnsan pekâlâ yarasını sevebilir.

3 Temmuz 2014 Perşembe

Nereden başlayacağımı merak ediyorum. Her sabah evin odalarını bir bir dolaşıyorum. Pencerelerden bahis açıyorum kendime ve duvarlardan sonra. Bir kapıyla çıkıp gelmeli ve bu duvarlar bir bahçeye açılmalı diyorum. Saksılardaki çiçeklerin plastik kokusu, cahilliğin konforu ve dünyada bu denli yerli hissetmemin münasebetini düşünüyorum. Bu hangi kıyametin alâmeti kestiremiyorum. Dünyayı sanki ben uydurmuşum gibi, şu hayata bir oldu bitti gözüyle bakmalıyım diyorum kendime. Ama sorsanız kendim kim, kendim nasıl olunur, onu bile bilmiyorum. Hâdiseler insanı değiştiriyor ve insanın insanla boyuna teması kendini tanımayacak hâle getiriyor. Dünyada benim de bir yerim var evet. Ancak bu, dünyada önemli bir yer tuttuğum mânâsına gelmiyor. Sıradanlık diyorum ne müthiş bir şey ve hatırladığımda sevineceğim bir şeyi unutmak gibi kendimi iknâ etmek.

Hiç aklımda yokken bir şeyler sokuyorum aklıma. Birlikte inanacağımız bir hikâye kalmadığını ve benim kendi hikâyemde tek başıma durduğumu fark ediyorum sonra. En emin olduğumdan yanılıyorum bir kez daha. Kimseye bahsetmemek için kesin kararlar alıyorum. Bu şiddeti konuşmayarak hafifletiyorum. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak, basit bir edatla bir hakikâti perdeliyorum esasında. Bir an arkamı dönüyorum ve bütün tanıdıklarımı hararetle konuşurken buluyorum. Bana da sesleniyorlar ve oracıkta birbirine tahammül etmenin erdemine davet ediyorlar. İyi ki birbirimiz üzerinde haklarımız var diyorum neşeyle onlara. Yoksa en sevdiklerimize nasıl hesap sorar, had bildirirdik sonra. Herkesin en büyük çabasının haklılık olduğu bu imkân kalabalığında yaşadığım dünyaya inanıyorum ve onu güzelleştirmenin mümkün olduğuna. Dünyayı bir kere daha kendimde kuruyorum. Dönüp tepeden tırnağa süzüyorum. Ancak eskisiyle arasında bir ayrılık göremiyorum.

Çok sevdiğim birinin ya da bir şeyin hatırasına koşayım diyorum. Gözümün gördüğü yere erişeceğimi sanıyorum. Daha ilk adımda ayağıma mesafeler takılıyor. Uzaklık boşa değil artık biliyorum, insan özleyerek terbiye oluyor. Aklıma annem ve babam geliyor. Dünyanın sevinçleri daha bir sevinç oluyor, hüzünleri daha bir hüzün. Gidiyorum bir bir sarılıyorum. Ertesi gün dönmek gitmekten sayılmıyor.

Canım çok sıkılıyor.Odadaki eşyaların yerini değiştiriyorum. Böyle radikal kararları ben hep bu mevsimde alıyorum. Bir yerden, yeniden başlamayı o kadar sevmiyorum ki, bir şeyin sona ermesini son ana kadar erteliyorum. Bir güne sabahtan akşama kadar veda ediyorum. Nasıl olduğumu düşünmeden iyiyim deyip geçiştiriyorum tüm soruları. Bu beceriksiz dili kime borçluyum bilmiyorum. Hiçbir hatıramı ağırlamıyorum artık ve içimin en geniş yerine içimi sığdırabiliyoruım. Yalnızlığa tenezzül etmeden tek başına olma hâlinde ısrar ediyorum. Oturup aynanın karşısına gıyabımda kendimden bahsediyorum. Mevzu bana gelince, benim hiçbir yere gidemeyişim ve bir yerde kalamayışıma, sözcükler tükeniyor. Bir yere ve bir zamana ait olamayışım tüm kusurlarımı gözler önüne seriyor. Utanmıyorum. Bir gün eğer okursanız bu satırları, yalnızca beni bağışlayacağınızı umuyorum.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

hıdrellez


Binboğalar Efsanesi'nde Yaşar Kemal der ki; 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece, İlyas Peygamber ile Hızır, gökyüzünde kayan iki yıldız şeklinde, iki ayrı yönden gelip birleşirler ve yeryüzüne inerler. O birleşme anında tüm akarsular durur ve bir anlığına tüm börtü böcek sessizliğe bürünür. O birleşme anını sadece yüreğinde kötülük, içinde fesat olmayanlar fark edebilir ve buna tanık olan ne dilerse o, Allah'ın izniyle gerçek olur.